Geri <<<
|
>>>
İleri

“Toprağa gömülmez ki şehitlerimiz, yüreğinize gömeceksiniz
onları, hatta pratiğinize!”
Başkan APO
Bir yolculukla başlar serüven. Kimi zaman ne aradığını veya
yolculuğunun nerede, nasıl sonuçlanacağını binlerce soru
işaretiyle irdeleyerek yol alır yolcu. Ama bu basit bir serüven
değildir her şeyden önce. Dahası bir serüven bile değildir.
Yüreğin bir yolculuğudur kendi benliğine. Bir süre geçer ki
anlayıverir o zaman yolcu; aslında esas aradığı, arayışı kendi
‘ben’idir. Yıllardır arayıp da bulamadığı, bulduğunu sandığı
anda yeniden yitirdiği, kendisi olmaktan çıkmış veya kendisine
yabancılaşmış olan o verili lanetli ‘ben’i.
‘Ben’ini bulmak aslında kendini bulmaktır, ‘biz’i yani bir
bütünü. Ve sen bu arayışın bir yolcusuydun. Sürekli çağlayan,
dur-durak bilmez bir nehir. Halen karşımda o duruşun ve hıçkıra
hıçkıra ağlayarak bir gün karşıma geçip “Heval ben lanetleniyor
muyum yoksa? Bütün çabama rağmen Önderliği yirmi dört saat
yaşayamıyorum” diye haykıran sesin. Hangimiz bu kadar yüreklice
sorabiliyorduk böyle bir soruyu, bırakalım karşımızdakine büyük
yolculuğa sürdüğümüz yüreğimize bile sormayı. Ve sen bu soruyu
sorarak başlatıyordun yüreğini yargılamayı. Korkusuz ve
kaygısızca, yüreklerimize giydirdiğimiz kara çarşaflardan
sıyrılmamızı ve ördüğümüz bentleri yıkarak erdem yoluna sel gibi
akmamız gerektiğini hatırlatıyordun.
Sen
yüreğini çırılçıplak aynada seyrederek çıkıyordun karşımıza ve
bizden de bunu istiyordun. Bu nedenle seni ‘sen’ olarak
anlatmak, seni ‘sen’ olarak yazmak istiyorum. Yanlışların ve
doğrularınla, olumlu ve olumsuz yanlarınla seni anlatabilmek,
sınanmış yoldaşlığın bir gereği olarak da yüreğimin
kaldırabildiği kadar seni yeniden sana anlatmak.
Bir gün seni bu şekilde ve böylesi bir durumda yazabileceğimi
hiç düşünmemiştim belki de. Ama hep dost yüzün, dost
gülücüğünden cesaret alarak anlatmaya çabalıyorum seni. “Benim
için en değerli olanları kaygısızca değerlendiren sınanmış
yoldaşlıklardır” deyiverişin canlanıyor karşımda. Tüm
sorgulamalarına ve kendini ağır yargılamalarına rağmen yaşamda
çoğu zaman liberal, dengeci bir konumda kalışın ağırlık basardı.
Herkes hızla ilerleyip ‘varış’a doğru yol alırken, sen ağır,
temponu hiç yükseltmeden ama kararlı ve inatla koşmana devam
ederdin. Kimisi takılır sana laf söyler, kimisi eleştirir,
kimisi hoş karşılar; ‘Ruken’dir olur böyle şeyler’ derdi. Bir
tartışmamızda görmek istemediğin gerçeklikler karşında ‘eline
bir taş al, git suya at. Yalnız taşı suya atarken yalnızca suyun
yüzeyine yansıyan dalgalanmaları değil, taşın suyun dibine
inişini de görmeye çalış’ demiştim. Hırslanmış ve öfkelenmiştin
bu sözlerime ve ertesi gün gelip; “taşın sadece suyun dibine
inişini değil, hangi hızda ve ne kadar zamanda ulaştığını da
görmek önemli. Hedefe ulaşmada zamanlama çok önemli, zamanı
gelince bayrağı kapıp hızla ilerlemeyi de bilirim” diye
cevaplamıştın beni.
Başardın!
“Lanetleniyor muyum?” diye sorduğun soruya kendin en anlamlı
cevabı vererek, kutsallığın, kutsallaşmanın anlamını çözdün. Hem
de gerektiği yerde ve gereken zamanda. İhanetin, çirkefliğin,
lanetin erdem yoluna yüzlerce hançer kaldırdığı böylesi bir
süreçte, bayrağı hepimizden önce kaparak gerçek bir erdem
yolcusu olduğunu kanıtladın. Yalnızca bu mu? Kendindeki liberal,
dengeci, gerilikler, yanlışlıklar karşısında çoğu zaman sessiz
kalan duruşunu yıkarak olması, yapılması gerekeni bir kez daha
anlattın bize. Anlayarak uygulamanın önemini kavrayarak
yolculuğuna devam ettin ve halen de devam ediyorsun.
Bize çoğu zaman çok sıradan veya hiç dikkat çekmeyen herhangi
bir ülke güzelliği, dağların görkemi karşında hemen
heyecanlanman, şiirler düzmen, ‘romantik gerillacılığa başlaman
hala canlılığını koruyor benliğimde. ‘Nasıl doğal karşılarsınız,
şu güzelliğe bir bakın’ deyişlerin. Sen buydun Ruken,
göremediklerimizi gören, yaşamın her sahasında bir soluk alanı
açabilmeyi başarabilendin.
Dost yüzlüm, dost gülücüklüm diye hitap etmek istiyorum sana.
Dostlukların, gülücüklerin anlamını çoğu zaman yitirdiği yaşam
alanlarında kendi ismiyle bu denli uyuşan, isminin güzelliğiyle
bütünleşen az insan bulunur belki de. Ru-ken: güler yüz anlamını
ne kadar taşıyorsa, sen de bu ismi o kadar layıkıyla taşıyordun.
Tüm olumsuzluklara, olmaması gerekenlere karşı her zaman yaşamda
gülebilecek, gülümseyebilecek bir yanı bulabilmek çok az insana
nasip olan bir erdem. Sen bu erdemden yeterinden çok bile
nasibini almıştın. Yaşama tek bir pencereden bakmaktansa birçok
açıdan, tüm renklerini görerek bakmayı öğrenmiştin ve yaşam
bağlılığında özgürlük atının nasıl koşturulmasını gerektiğini
hiç zayıflamayan moralinle belirliyordun.
Başardın!
Belki kimi zaman bunu da çok gördüler sana. Toplumda kadına
gülme yasaklanmıştır, kadın başı önünde, sesi kısık, gülmesi
tutsak olarak yetiştirilir. Bu bir zihniyet olarak oturmuştur
bir de, özgürlüğe koşan yüreklerimize rağmen böylesi bir
zihniyete boyun eğmemiz beklenir çoğu zaman bizden. Ve senden de
bu bekleniyordu. Sesli gülüşün, yüzünden hiç eksik olmayan
gülümseyişin eleştirilmiş, hatta yüksek sesle gülmen
yasaklanmıştı. Bu nedenle artık gülerken kendini kasar, dudağını
ısırarak ses çıkarmamaya, ‘verili kuralların’ dışına çıkmamaya
çalışırdın. Şimdi kahkahan özgür yoldaşım, dudağını ısırmadan
özgürce gülümseyebilirsin tüm insanlığa. Tıpkı eyleme gitmeden
önce hayalimde canlandırabildiğim gülümseyişin gibi.
Bir çok şey yarım kalır yaşamımızda, tamamlamak, paylaşmak
isteyip de zaman ve fırsat bulamadığımız birçok duygu ve
düşünce. Seninle de böyle oldu. Son tartışmamızda böyle yarım
kalmıştı ve sen ardından sessiz-sedasız, hiç sezdirmeden
yürümüştün Gabar’a. Çıktığın erdem yolculuğunda ‘ben’ini bir de
kutsal mekanda aramak istemiştin. Aynı zamanda bu bir görev ve
sorumlulukla yüklenmişti sana. Devrimci, fedai olmanın
gereklerini yerine getirerek zafere göz dikmendi, görüşmeden
gidişindeki son dileğim. ‘Ben’ini İmralı’ya köprü olarak buldun,
bize de özgürlüğün gerektiği yerde kendini feda etmek olduğunu
bir kez daha hatırlatarak çağrıyı yineledin. Tıpkı “kendini
bulmak ve anlayarak uygulamak” der gibi. İçerlemiştim aslında
sessizce Gabar’a yürüyüşüne. Son bir kez bir kucaklayış, bir
gülümseyiş olmalıydı diye durup durup söylenirdim. Her zaman
tekrardan buluşma sözüyle, yarım kalanları tamamlama
kararlılığını gösterirdik. Buluşma çok büyük oldu Ruken. Buluşan
bu kez tüm özgürlük tutkuları, özlemler, yarına dair hayal
edilen ne varsa. Eylemin yalnızca seni değil, özgürlüğe koşan,
selama duran binlerce yüreğin varlığını anlatır anlaması
gerekenlere.
Gösterişten, şaşalı duruşlardan, konuşmalardan hoşlanmazdın
zaten hiçbir zaman. Gidişinde yine sade ve gösterişten uzak
oldu. Sessiz ve kendini bulduğuna inanarak yürüdün iman
getirdiğin yola. Hiç tereddütsüz! Son gidişin nerede, nasıl oldu
tam olarak bilmiyorum ama, ufak bir tereddüdün bile seni yere
mıhlayacağını ve yerinden kımıldamayacağını iyi biliyorum.
Lanetlenmedin yoldaşım, aksine nasıl havari olunması gerektiğini
çözerek tamamladın yolculuğunu. Bize kalan ise yarım kalan
tartışmaları, pratikleri tamamlamak görevi.
“Bugün veya yarın olmasa da bir gün bastonla buluşuruz” derdin
sürekli. “Ben yaşlanmış eski bir askeri komutan, sen ise kalemi
titrek bir yazar.” Sen askeri bir komutan, askeri komutanım
olmayı başardın, beni ise bir yazar olmayı başaramadımsa da
kalemi titreyerek seni yazmaya çabalıyorum gücüm yettiğince.
Yalnızca yarım kalanları tamamlama sözünü yeniden tekrarlayarak.
Silah Arkadaşları