Geri
<<< |
>>> İleri
Nasıl, nereden başlamalı bilemiyorum. Sana bu mektubu yazarken
Dersim’de esen rüzgarı ve seni düşünüyorum. Sesimi en kısa
yoldan sana hissettirecek olan esen yel olmuştur. Yaşamın ve
sevginin sonsuzluğunda tartışırdık. Her şeyin anlamla var
olduğunda hem fikirdik. Bu gece güneşin kızıl batışında, senin
en sevdiğin mekanda bir ateş yaktım. Ve bir daha beraberdik,
karşı karşıya oturmuş, gelecekten söz ediyorduk. Sonbaharın sarı
yaprakları dalından kopmanın hüznüyle dansa durur gibi
süzülüyorlardı. Sevdiğin 9 dut ağacı, yatsı, saygınlık uyandıran
9 yaşam gibi. Kökleri toprağı kucaklamış, sımsıkı, renkleri acı
ile boyanmış, tıpkı bereketli toprağımızın acılı kadınları gibi.
Aşkın muhabbetinde koyulaştık. Beraber yapacaklarımızdan dem
vurduk. Gerilla oluşumuza anlamlar biçtik. Biraz ürkekçe ama
dürüstçe yaptık. Zamana sığdıramadıklarımız, yarım
kalmışlıklardan hep korktum. Ama sen asla vazgeçmedin. Her zaman
beynini yüreğinde taşıyanlardan oldun. Hedefin, hiçbir sahile
demir atmadan tüm okyanustan geçmekti. Yaşam bir sorudan
ibarettir, cevabını da ancak iç dünyanın güzelliğiyle donatırsan
anlayabilirsin. Tıpkı yatağına akan damlacıklar gibi. “Yaşam
benim için bir sınav” derdin. Batı ve doğu dünyası karakterleri
üzerine somut iddialı tartışmalarında kendini batı karakteri ama
doğunun vicdanı olarak tanımlardın. Batıda büyümene karşı
toprağına, insanına bağlılığını sonsuz yolculuğunla bir kez daha
ortaya koydun. Tüm engelleme çabalarımıza rağmen özüne dönüş
kervanına katıldın. Kimseler ağlamasın, gülmek insana yakışır
derdin asi gülüşünle. Ağlamıyorum, her ne kadar gülümsemesem de.
Evet yoldaş eskilerde olduğu gibi bu mektubum ne ilk olacak ne
de son. “Beni hep Dersim’deymişim gibi düşün” derdin. Seni hep
oralarda arayacağım. Beraber saydığımız yıldızları bıraktığın
yerden her gece sayıyorum. “Özlemek güzel şey” derdin. İşte
şimdi özlüyorum seni!

her şafak doğuşunda
doğanların sessiz vedaları
kıpırdamayan ellerin dalgın yüzü
aradaki mesafeler ulaşılmaz düşümde
gözlerinde biriken gerçeklerdi
akan acılar yokluğun korkusu
dostum olan yürek misafirim
kandan başka tüm akışlardan keskin ve dürüsttük
yıldızım kaydı santigrat hesapsız, sıcak mı sıcak
maviler saklanmış, dolunay utangaç
tüm ayrılıklar yarım ölüm
nice aldatıcı yağmurlar döküldü
dostluklara sığmayan terkedilmiş hayaller gibi
bir o göreceli değildi
hepsinin toplamı bir veda
kendi kırbacıma sarıldım
gece yol alınan ıssız bir orman gibi
bulutlar çökmüş bu kente
nefessiz kalmış tüm kanaryalar
kadınlar kum saatine takılı
gözler aldatıcı şafaklarda
yolculuklarımız sözleşmeli değil miydi?
bırakıp giden oyunu bozuyordu
her kopuş denize bir avuç su serperdi
her gidişte bir yol izi kaybolurdu
çark devinimi devam eder
yepyeni, taptaze bir sevgili gibi
her şeyden habersizmiş gibi
gün batışları kızıl olur
alışamamıştık gidişlere
kendimizin misafiri olduğumuz günlüklere, albümlere
aldatıcı şafaklar noktayı koyar
yakamozlar gümüş serpiyor
tarlaya dökülen burçaklar kadar asi ve bağımsız
en uzun vedaya inat
küçük bebelerin gülüşleri doldurur
tüm evren boşluklarını
kadınlar kum saatini saymaya başlar
gelecek içindedir
gece başlar bizim türkümüz
sensizlik içinde iklimler uzar
yürek dalgalarında açılan yelkenler
yakınlaşıyoruz yurdumuza
kanıtlayabilsek kim olduğumuzu
anmazdım adını
ne mabetlere eğilir
ne de yaşamın rolünü üslenirdim
yağmur olup akıyorsam
kar gibi donuyorsam
gözlerinde yaşıyorsam
aşkının muhabbetinde demlendiğimdendir
bir ateş yak bu akşam benim için
etrafında ısınan eller gibi
ısınan yürekler olsun
ne ihanet yer alsın
ne de sönmüş yıldızlar
kendi dansına tutuşmuş kelebekler de olmasın
o ateş ki
sadece elleri ve yürekleri sıcak olanları alsın
belki o zaman kanıksarım bir çocuk gibi
küçük ve yaşlı söğüt gibi
Dersim’lere yol alırım
Pusuya düşen yüreğim kurtulur
Yine buluşuruz
Dut ağaçları altında
Ve senin karlı ormanlarında
Karşımızdaki şehir ışıklarına döneriz sırtımızı
Ellerimiz sıcak, yüzümüz dağa dönük olacak
Ve yine bir arada ilk buluşmamızı ateşte yüceltiriz
Benim küçük dostum!
yaşananları anlamak ya da
anlatmak bir deha işi olsa gerek. Bütün dillerin tüm
sözcüklerini taşlasam yine de sizleri tarif edemeyeceğimi
biliyorum. Ama bizimkisi sana ve sizlere olan bağlılığın
kararlılığı ve davanızın sürdürücüsü olma iddiasının bir iki
paragrafla ifadelendirilmesidir.
Sizler ki hep düşlerimizi, hayallerimizi; bedenlerinizi ödeyerek
gerçekleştirdiniz. Yaşamlarınızdan ödün vererek yeni bir yaşam
yarattınız bize...
İlk
Dersim şahadetlerini duyunca geç mi kaldım acaba diye kendi
kendime mırıldandım. Evet geç kalmıştım beraber savaşma
randevusuna. Ve acımasızca saplanmıştı kana susamış düşmanın
mermisi, kutsanmış bedene.
Dersim, Munzur barındıramamıştı Şinda yoldaşı.
Özgür yarınlar adına adamıştı kendini kaygısızca Şinda yoldaş.
Hiç unutmuyorum, Şinda yoldaş, hep şunu söylüyordu; defterinde
büyük harflerle yazılıydı kimin sözüdür tam bilmiyorum ama ben
de ondan alarak yazmıştım, şöyle diyordu; “çarpıcı bir umut ve
yüce bir gelecek içinse ölümlerde sadece yaşam vardır.” Evet
Şinda yoldaş (acı da olsa, kaldıramasa da yüreğimiz) bu sözün
pratikçisi olmuştur. Çünkü o çarpıcı bir umut ve yüce bir
gelecek için yatırmıştı kendini ölüme.
Şinda yoldaşla Mayıs 99’da ilk partiye katıldığımız yer olan
Hollanda’daki eğitim kamplarında tanıştım. 15 Şubat’ta hain bir
komployla güneşin tutsak edilişini, Şinda yoldaş da her onurlu
Kürt genci gibi kabul etmemiş, düşmana, kendisinde yarattığı kin
ve nefreti kusmak için mücadeleye katılmıştı. Daha 14 yaşında
olmasına rağmen düşmanın güneşimize yaklaşımları onu çok
öfkelendirmişti. Zaten kendisindeki öfke daima (kötü olan her
şeye karşı) refleks olarak ortaya çıkardı. Düşman gerçekliğine
de 4-5 yaşından beri kinliydi.
1985 yılında Pazarcık’ın bir köyünde doğan Şinda yoldaş, kendi
anlatımlarından
“Daha çocukken hep bir şeyler arardım. Yalnızlığı seviyordum,
yalnızlığımı paylaştığım bir kuzumuz vardı, çevremde olup
bitenlerden habersiz ve anlam veremez durumdaydım. O sıralarda
5-6 yaşlarındaydım. Düşmanın yaklaşımları ve ekonomik
zorluklardan dolayı ailece Almanya’ya göç ettik” demişti.
Daha okula başlamayan Şinda yoldaş, çocuk yaşta olmasına rağmen
köyünden ve kuzusundan ayrılması, onda bir öfke ve kin
yaratmıştı. Belki de öz topraklarından ayrılışın öfkesiydi bu.
Avrupa’da Haziran 99’da beraber olduğumuz temel eğitimin
platformlarında öz geçmişini ağlayarak anlatmıştı. Bu anıyı bin
asır da geçse unutmayacağıma inanıyorum. Ülkenin özlemi,
düşmanın kini ve nefreti okunuyordu göz yaşlarında...
Tüm bu yaşanılanların Şinda yoldaşta yarattığı kin, nefret,
intikam, ülkeye olan aşk, sevgi ve tutkusu; sistemin verdiği tüm
rahat yaşam olanaklarını reddedip ters yüz ederek tekrardan ülke
topraklarına bir kadın savaşçısı, özgürlük ve umut savaşçısı
olarak dönmeyi getirmişti. İşte böyle büyük bir inanç, umut ve
hırsla yönelmişti özgürlük davasına.
Çok
rahat bir ortamda büyümesine rağmen, zorluklarını bildiği halde,
rahatlığı, mücadelesizliği reddetti.
Üç aylık temel eğitimden sonra (genç olmasından kaynaklı) tüm
dayatmalarına rağmen ülkeye gönderilmedi. Bir süre bir grup
bayan arkadaşla beraber yoğunlaşma amacıyla kampta kaldı. Bu
gruba “Başkan Apo’nun barış ve zafer kızları” deniliyordu.
Gerçekten de o gruptan önce Şubat 2002’de çığ altında kalarak
şehit düşen Nujiyan arkadaş, sonra da Şinda yoldaş kutsanmış
bedenleriyle bunun kanıtı oldular. 2000 yılının başlarında
özlemi ve tutkusu olan dağlara geldi. 2001 yılında geldiğinde
Şinda yoldaşla aynı taburda karşılaştık. Avrupa’dan tanıdığım
Şinda, kendinden bir şey kaybetmemişti. Aynı coşku ve morali,
umutlu ve iradeli duruşu hakimdi. Başarma inatçılığı, insana
olan samimi ve dürüstlüğü, sadeliği ve yürekliliği... daha
sayacağımız birçok özelliği.
2002
sonbaharında aynı taburdan ayrıldık. Kuzeye gitme önerisinde
bulunacağını belirtiyordu. “daha zor alanlar varken ve
yoldaşlarım daha zorunu yaşarken, benim rahat alan seçmem
APOCU’luk ilkesine terstir, kişiliğim bunu kabul etmez” diyordu.
Bu onun bir özelliğiydi. Kısa bir süre sonra 2003 sonbaharında
kuzey gruplarıyla Dersim’e gideceğini duydum. Operasyonlar ve
kış koşullarından dolayı Amed’de kalmıştı.
Grupça daha yeni gitmişti hasret beslediği Munzurlara. Yeni
bulmuştu özlemi olan dağları, daha yeni adım atmıştı kanla
sulanmış topraklara. Devrilmez kutsanmış bedenler. Seni yazmak,
anlamak ya da anlatmak için gücümün olmadığını biliyorum. Ama
seni son bir defa görmeden gitmenin acısını dindirmek için
değil, savaşma randevusuna geç kalmanın affını dilemek için
yazıyorum. Davan davamız, onurun bayrağımız, kana bulanmış
bedenin kutsal yeminimiz olacak. Anılarınızı ruhumuzda canlı
tutarak, beyin ve yüreklerimize kazıma çabasında olacağız Şinda
yoldaş
Ve
Sessiz bir gecemde
Yumruğumu ısıtıp dayadım bulutlara
Kar tanesi anlıma düştü
Isıttığım yüreğimde eriteyim seni
Oysa ne sen
Ne de ben vardım....
Silah Arkadaşları