Geri
<<< |
>>> İleri

Her
sabah doğan güneş sıcak hüzmelerini şehitlerin yüreğine vurarak,
ısıtınca devrimcilerin kanını, o zaman topağın yüzeyinde kızıl
güller gülümsüyor şafağın yüzüne. Günlerimiz böyle özgürlük
şehitleriyle anlam buluyor.
Zağros o kadar çok olaylara sahne olmuş ki, kaleme sığdırmak güç
iş. İnsanlık tarihinin ilk başlangıcı. Ve her şey ilkin de gizli
olduğu söylenmekte. Doğrudur. Bütün güzelliklerin, iyiliklerin,
adaletin, eşitliğin, yanı sıra gelişen ilk egemenliğin baş
kaldırdığı zulüm yaptığı, cennet olan yaşamı lanetlediği,
insanların zulümler çektiği yerdir. Bugün bile tarihi ele alıp
değerlendirmeye tabii tutarken Zağros başlangıç sırasında yerini
buluyor. Çok sert ve çetin arazi iklimine sahip olsa da insan
yaşamından kopmamıştır. Büyük orduların yoğun savaşların devrim
yolcularının, özgür yarınlar için umutla savaşanların yeri
olmuştur. Toprağının her yeri kanla sulanmış, kızıl çiçeklere
tohum olmuş, bu çiçekler her geçen gün büyüdükçe büyüyor,
yayıldıkça yayılıyor çepeçevre sarmalamış dağların her yerini.
Her kayanın altı bir bedene ya da bedenlere yuva olmuş.
Irmakları canlı ruhları içine almış öylece akar belki de bize
çok acı veriyor bedendeki ruhu içine alıp yol almak,
ırmaklarının güzelliği bundandır ki coşturduğu zaman konuşuyor
olması. Ya dağların o heybetine ne demeli. Bu heybetli
topraklara özgürlük savaşçıları konumlanmış. Hiçbir zaman egemen
güçlerin denetimi altına girmeyen bu topraklar, insanlık için,
adalet için yeni bir yaşam için savaş veren devrimcilerin yeri
olan Zağros hala da asiliğini, asilliğini korumaktadır.
Haziran sıcaklığı ve yaza giren ilk adım, bu ayda kutsal yüce
çok anlamlı şahadetler gerçekleşmiş ve hala da bu kutsallığını
şahadetlerle gerçekleştirmektedir. Bu gerçekliğin özünü
fedailiğiyle kızgın savaşta mücadele yürüten Gulan arkadaş 8
Marttan 21 Mart’a kendini köprü yapan, kendini kendi külleriyle
yaratan Sema arkadaş ve anlamlı bir yaşamın sahibi olmak
istiyorum bu sözlerin sahipliğini yapan tanrıça Zilan gerçeği
yine daha nice şehitlerimiz bu ayda şehitler kervanında yer
almışlardır. Bu ayın anlamını ikiye katlayan Neval, Haydar,
Zerdeşt arkadaşların şahadetleri olmuştur.
Neval arkadaşın pratiğe olan istemi, aktif katılım
kararlılığıyla hep çevresinde moral kaynağı oluyor, canlı
moralli duruşuyla şehitlerin yolunda yürümek istiyordu.
Önderliğin kadına biçtiği misyonla sürece cevap olmak için aktif
bir şekilde savaşta yer alma coşkusunu taşıyor ve aldığı güçle
kendinden emin duruşu YJA STAR’ın sürece cevap olma ısrarını
ifadelendiriyordu. Düşmanla savaştığımız kadar doğanın zorlu
koşullarıyla da savaşıyoruz. Ve bazen öyle bir an gelir ki
yoldaşlarımız için binlerce kez çok zorlu engeller aşıyoruz.
Neval arkadaşın da yoldaşına bağlılığı, yoldaşları için bütün
zorlu koşullarda ellerini tutup onları da yürütme çabası
kadardı. Yoldaşlığı için hesapsızca ölüme gülümseyerek, ardından
el sallama fırsatı bile bulamadan gitti. Piremendê köprüsünde
yoldaşını yalnız bırakmayan ellerini tutmak için adım adım
cesaretlice yürürken kırılan ağacın dalları ve bir anda serin
suların kucağında bulmuştu kendini. Ve yine her gün bir adım
daha atıyoruz büyümeye, çoğalmaya doğru. Bunun bedelini de hiç
alışamadığımız şahadetlerle vermek, bizleri daha da
tutkulandırıyor özgürlüğe. Neval arkadaş ta coşkun suların
sesiyle bütünleşerek içimizden ayrılıyor.
|
ÇIĞLIK ÖTESİ
Öylesine hırçın, öyle asi
Öyle çığlık çığlığa
Bir akış ki bu
Dalgın bir bakış
Çekici bir sempati
Yaratan bir gülümseme
Yankılanan kahkahan
gibi Vedalaşmadan
bir ayrılık
Belki de,
Gece karanlığının sessiz
Esintisinde savrulmak,
Yarattığın acıların
Ateşinde kavrulmak,
Hani yağmurlar altında
Cilo’nun Gare dağlarında
Deliler gibi koşarak
Hani o çok sevdiğimiz
Firuzeyi haykıra haykıra
Birlikte söyleyecektik
Mahsum bir bakış
Ve bir de tebessüm
Bırakabilmek fırtınalar
koparırcasına
Ansız ve zamansız bu
günde
Yüreğinin derinliklere
aktığı an gibi
Güzeller hırçın
Hırçınlar ise bir çılgın
Bir çığlık
Bin bir serin gübürtüdür
Akıp sonsuzluğu
kucaklamaktı
Piremende yolculuğunda |
olduğu gibi
Sessiz ve derin
Uyku değildi bu defa da
Yaşamak, yaşatmak,
hissetmekti
Piremendê’den Kani
guzê’ye
Oradan Geliyê Zap’a
Ve daha nice suların
Bütünleştiği Zap
Avaşin, Basya
buluşmasına doğruydu
Bu var oluş
Belki de hepimizin
Hasret duyup da
Göremediğimiz
muhteşem mekanlar
Belki de
Sensiz görüp de
yaşadığımız
Tatlı anılarla özlem
giderdiğimiz anlar
Su dalgalarının asiliği
mi?
Yoksa
Deliveren yüreğinin
sığmazlığı mıydı?
Seni çeken,
Hırçınlar, hırçınları
çekermiş
Ve bir öfke
Bir yenilik olmakmış
Ulaşılmazlıkların
Gerçeği tatmanın
adıymış
Sen gibi olmak.... |
Yarım
kalan gülüşün ardından ne yazılsa ki? Dindirmeyecek içimizdeki
acıyı hiçbir şey. Biliyoruz, giden gidiyor. Tabiatın acımasız
kanunu. Ama yine de sana bağlılığımızın, yoldaşlığımızın en
sıradan bir görevi olarak birkaç satır yazmak, bir nebze de olsa
dindirir belki zaman zaman göğsümüzde sıkışan koyu acıyı. Yarım
kalan bir gülüştü seninkisi, yaşama yeni başlarken henüz...
Ne getirebilir ki seni yeniden? Ne kadar hayıflansak da, ne
kadar kızsak da, ne kadar öfkelensek de sana sebep olan tüm
geriliklere ne fayda. Şairin yazdığı gibi “Ejderha olsak kâr
etmez!”
Ve biz seni daima öyle anacağız. Öyle hatırlayacağız. Yarım
kaldı gülüşün, gülen güzel yoldaşımız. Acı veriyor bize böyle
yazmak, böyle anmak, ama ne yapabiliriz ki? Eski bir tapınak
yazıtında “Öyle bir hayat yaşa ki öldüğünde herkes ağlasın” diye
geçiyordu. Şahadetinin hemen akabinde o sözleri anımsadık. Sanki
seni anlatıyordu. Sen gerçek bir yoldaş olabilmeyi öğrettin
bize. Mütevazi, fedakar, moralli, duygu yüklü, hiçbir önyargıya
kapılmadan, hiçbir kaygı taşımadan, herkesle en doğal özlü
ilişkinin nasıl yaratılabileceğinin en canlı örneğiydin.
Gözlerdeki şişkinlik, bakışlardaki uzaklık, yüz ifadelerindeki
donukluk bu sebepleydi. Oyuncağı elinden alınmış çocuklar gibi
olmuştuk birbirimize. Bakabilme cesaretimiz bile yoktu,
dokunsalar ağlayacaktık. Bir kader midir bu? Neden her yıl aynı
tekrar? Kim hak ediyor böyle şehit düşmeyi ki, sen böyle şehit
düştün?
Akşam göreve gideceğimiz söylenmişti. İçimizde tuhaf bir
isteksizlik yol boyu süren bir sıkıntı vardı. Bölüğe yaklaşırken
hayal ediyoruz. Hevala Neval’in sıcak bir merhabasını alacağız
diye. Belki de oturup içten bir sohbete dalacağız. Tek tek
arkadaşları soracak biliyoruz. Ve özlüyoruz senin doğal
esprilerini. Hatta espri gücüne hayran kalıyoruz. Ama bakıyoruz
ki hırçın suda arkadaşlar senin cesedini arıyorlar. Biz neyi
umuyoruz neyi hayal ediyoruz, ama neyle karşılaşıyoruz. İlkin
Rüstem’i görüyoruz. Bıçak vursan kan gelmez. Sonra Siyabend’i,
diğerlerini. Yüzler hep aynı, anlıyoruz bir şeyler var ama
çözemiyoruz. Belki de uykunun ağırlığıdır diyoruz. Kendimize ya
da uykusuzluğa yoruyoruz. Avutmak istiyoruz kendimizi ama
nafile, kemiriyor içimizi. Sonrasında duyuyoruz. Hevala Neval
suda şehit düştü diye. Yüz hatlarımız gerginleşiyor. Sanki
rüyadayız. İnanmak istemiyoruz ve uyandığımızda her şeyi eskisi
gibi göreceğiz. Böyle avutmak istiyoruz kendimizi. Ama gerçek o
kadar acımasız ki ve çoğu kez de akan su gibi hırçın.
Zaman-mekan sonsuzluğunun ötesinde bir anda irkiliyoruz, adeta
sarsıntı geçiriyoruz. Yanlış duymuyoruz, rüya da görmüyoruz.
Kalp atışlarımız hızlanıyor, tüylerimiz diken diken, boğazımız
düğümleniyor, yutkunuyoruz. Damlalar süzülüyor yanaklarımızdan.
Hala inanmak istemiyoruz. Suya bakıp diş biliyoruz. Ama faydası
ne. Hevala Neval hiç umulmadık bir kazanın kurbanı oluyor.
Yarım
kalıyor gülüşün, gülen güler yüzlü yoldaşımız.
Gözlerimiz buğulu, içimiz buruk, paramparça. Keşke seni hiç
tanımasaydık. Şimdi o vadiden bir daha nasıl geçeceğiz? O suya,
dağlara bir daha nasıl bakacağız. Sesinin yankısını duyup da
kulaklarımız çınlamayacak mı? O patikadan ilerlerken
dizlerimizin bağı çözülmeyecek mi?
Haksız ve yersiz şahadetin karşısında eziklikten başka ne
hissedeceğiz? Zindan olacak bize o vadi. Gökyüzü, dağlar
üzerimize çullanacak. Haykırmak isteyeceğiz. Göğsümüz yine
daralacak ama ejderha olsak fayda etmez, sen yoksun artık.
Oysa senin için her şey yeni başlıyordu. Sıradan birisi
olamayacağının, büyük şeyler yapabileceğinin tüm emarelerini
vermiştin.
Sen kelimenin tam anlamıyla eşsiz bir yoldaştın. Yoldaş
olabilmeyi öğrettin bize tüm kaygılardan tasalardan uzak.
Yağmurlu bir sonbahar günü tanıdım seni. Yine içten, yine sade,
yine doğaldın. Tıpkı sonraları gibi. Geçirdiğimiz bir kış boyu
en çok eğitime katılan, yaşamda aktif, ilişkilerinde
geliştirici, kendisini sorgulayan, gerçekten bir şeyler
yapabilmek için çaba içerisinde olan yoldaşlardan birisiydin.
Önderlik çizgisini özümsemiş, yeni sürecin gereklerini kavramış
ve kendi çapında sorumluluklarını azami derecede yerine
getirmeye çalışan yine sendin. Kuşkusuz bu duruşunun, isteminin,
çabanın, dönemin gereklerini kavramayla, Önderlik çizgisinde
kendisini kararlaştırmayla bağı vardı. Bundan dolayı en çok
eğitime katılan ve etrafını teşvik eden yine sendin. Bize de
doğrultu olması gereken budur zaten. Tüm yetersizliklerine
rağmen mücadele ruhun ve azmin. Eğitimde böyle faal iken,
yaşamdaki aktifliğin gözlerden kaçmıyordu. Tüm pratik uğraşlarda
yine en önde olanlardan birisiydin. Bir işe en çok moralle
sarılan yine sendin. Yoldaşlık ilişkilerine en içten ve kaygısız
yaklaşan, en özlü ve sade ilişkiyi geliştiren, bu nedenle de
ilişkilerinde en çok geliştiren yine sendin. Bir yönetici olarak
sorumluluklarının bilincinde kendi cinsine karşı sorumlu, karşı
cinsler de en tabii anlamlı bir ilişkiyi geliştiren, ilişkilerde
moral aşılayan, ölçü kazandıran, bundan dolayı da herkesin
sempatisini kazanan, gönlünde taht kuran yine sendin. Çift
taraflı ateşkes kaldırılmıştı. Aktif bir şekilde savaşta yer
almak istiyordun.
Yoldaş
olmayı öğrettin bize. En azından yılsonuna kadar beraber
olacaktın. Söz vermiştin bize. Oyunbozanlık yaptın bize
demeyeceğiz. Ama neden bu kadar erken? Bu soruyu sormadan
edemiyoruz kendimize. Fakat sorulan sorular da cevapsız kalacak.
Her şeye karşın şahadetin omuzlarımıza bir şeyler yüklüyor bunun
farkındayız. Seni anmak seni yaşamaktır. Seni hatırlamak, seni
ölümsüz kılmaktır. Sana bağlılık bunu gerektiriyor. Varoluşun
özüne somut en güzel yaşamı, kısa ömrüne rağmen şiir ve türkü
tadına yaşadın. Ve evrenin ruhuna daldın. Artık bir kelebeğin
uçuşunda, bir kuşun ötüşünde, rüzgarın esintisinde, yaprakların
hışırtısında, şafağın doğuşunda yaşamın kutsallığında sen
varsın. Telepati ile buluruz seni. Ey Farqin kızı! Sarınıyorken
bir parça yağmurluğa gecenin ayazında, tiril tiril tırmanıyorken
3-4 bin metreyi ter damlaları biterken alnımızda, muhtaç
kalıyorken bazen bir parça kuru ekmeğe, sen umut, sen inanç, sen
güç kaynağımız oluyorsun.
Seni unutmak zor, seni anlatmak imkansız, çünkü sen unuttukça
hatırlanan ve anlattıkça bitmeyensin. Bizim için acı olan
merhaba diyerek buluşan ellerin, elveda diyerek ayrılması oldu.
Şahadetinin anısına saygıyla eğiliyoruz.
Hüzün yıldızlar
kadar uzak
Mutluluk, göz bebeklerin kadar yakın
Sevdan damarlarında dolaşan kan gibi
Sıcak ve kutsal olsun
Yarım kaldı gülüşün, gülen, güler yüzlü gül yoldaşımızı.
Silah Arkadaşları