Geri
<<< |
>>> İleri

Kure
Jaro’nun yamaçlarında oturmuş zirvelerini seyre daldığımız
baharın bu son günlerinde adını anmadan geçemiyorum. Buraları
seni düşünmeden hatırlamak, izlerken uçurumlarda yankılanan
kahkahanı duymamak imkansız gibi bir şey. Ne zaman başımı
kaldırıp o kayalığa baksam, o dik uçuruma tırmandığın gün
geliyor aklıma. Ve yine her akşam gün batarken o eylemi yeniden
yaşıyorum. Kure Jaro, üç gün üç gece süren kanlı çatışmalara
bürünüyor yine. Ve her şeyin ardında, o korkunç karmaşanın
sonunda seni arayıp buluyorum.
Kahkahaların çınlatıyor Kure Jaro’nun bütün kayalıklarını...
Bir yerden başlamak gerekiyor, bunun farkındayım. Eski bir
dostluğu, savaş arkadaşlığını, bilinmeyen bir coğrafyaya adım
atılırken uzatılan o eli, o saf-duru sözleri ve o karşılıksız
arkadaşlığı bir şekilde tamamlanma zamanı geldi. Bunu nasıl
başaracağımı bilemiyorum. Belki yazmak ilk adım olacak, ama bu
yazı her şey olmayacak...
...
O akşam yağmur yağıyordu. Ekmek taşımak için gittiğim zaman
yolda gördüğüm arkadaşlar söylediler; Gabar’da operasyon
olduğunu ve Gabar adında bir arkadaşın da şehit düştüğünü.
“Tanıyor musun?” diye sorduklarında bir an için durakladım.
Bizim Gabar olmasın, diye içimden geçirdim. Yürümeye devam
ettik. İnanamıyordum. İçimde bir boşluk oluştu, hangi duyguyu
yaşıyordum bilemiyordum...
Kısacası inanamadım yoldaş... Bir türlü inanamadım vurulduğuna.
Ardından üzülmek istiyordum ama bir türlü üzülemiyordum.
Geleneğe göre üzülmek, ağlamak gerekirdi, ama bir türlü
olmuyordu. Gece boyunca bahar yağmurları yağdı ve ben hep seni
düşündüm. İçimi bir türlü hüzün kaplamadı, bir türlü göz
yaşlarım akmadı... Naylon çadırımıza vuran yağmur damlaları
altında kahkahan kulaklarımda çınlayıp durdu. Hele o kekeleyen
dudakların gözlerimin önünden hiç gitmedi. Heyecanlandığında
nasıl da karıştırırdın kelimeleri birbirine ve senin o
savaşçıların yine de anlarlardı bütün sözlerini. Ve ben buna da
şaşıp kalırdım. Senin o küçük çocuklar gibi heyecanlanıp
kekelediğin anlar belki de en güzel anlarındı...
O gece, akademinin mutfağında başlayıp bugüne kadar süren
karşılaşmalarımızı ve arkadaşlığımızı an ve an hatırımdan
geçiriyordum. Nedense o gece bir tek hüzünlü an yaşamadım. O
an’ların içinde seni hep neşe içinde ve hep gülerken buldum.
Yoldaşlar yanı başımda uyurken, kahkahamı tutamadan gülüverdim
zaman zaman. Bendeki bütün anların neşe içinde... Bir yanılsama
mı, bir gerçek mi bilemiyorum. Ve seni her hatırladığımda
gülümsüyorum.
Son dört yıldır seni görmeyi, bir yerlerde seninle karşılaşmayı
çok istedim, ama bir türlü olmadı. Zaman bize bu fırsatı
tanımadı. Uzaktan uzağa senin de acılarının olduğunu duydum ve
acılarını uzaktan uzağa hissettim. En son yaralı ayağınla
Gabar’a yürüdüğünü duydum. Seni gören yoldaşlar, topalladığını
ama yine de ısrarla yürüdüğünü söylediler. Ve en son, o yağmurlu
bahar gecesinde de şehit düştüğünü öğrendim...
Sağanak halinde yağan yağmur altında, ardından göz yaşlarım
akmadı.
En çok neyi merak ediyorum biliyor musun? Nasıl vurulduğunu...
Kim bilir yine ne çılgınlık yaptın?...
Senin vurulmaların beni hep şaşırtmıştır. Akademi günlerinde
göğsünü delip geçen mermiyi anlattığında donup kalmıştım. Mermi
yaranı görmeden inanamamıştım.
Ve
yıllar yılı görmediğim ama hep kendimle taşıdığım o anı bir film
sahnesi gibi aklımda tasarlayıp durdum. O mermi nasıl delip
geçmişti bedenini ve sen nasıl hayatta kalmıştın? Bu bende hep
bir soru işareti olarak kaldı.
Daha sonra bir yol kesme eyleminde üç mermi alıp ölmeyişine yine
şaşırmıştım. Daha benim görmediğim kim bilir ne yaraların vardı
bedeninde. İşte buydu, beni etkileyen ve seni bana sevdiren.
Senin o ufacık boyuna, cılız bedenine rağmen savaş içindeki o
ataklığın ve haşarılığın beni hep etkilemişti.
Bu yazının başına oturduğum zaman nereden başlayacağımı
bilemememin asıl nedeni de bu... Savaşın o korkunç dünyasının
içinde her zaman kahkaha ile gülmesini bilen bu çocuğu nasıl
anlatacaktım. Bulacağım sözler, gözlerimin tanık olduğu o
haşarılığı nasıl dile getirecekti? Kalbimin çektiği fotoğrafları
hangi kelimeler açıklayacaktı? Bu yazı mutlaka yarım kalacak...
Ve ben bu sayfanın başından, hüzünle dile getiremediğim içimdeki
o çocukla kalkacağım.
Üzülmüyorum Gabar Yoldaş... Doğrusunu istersen ardından
üzülemiyorum. Senin son an’ını yine kendi isteminle, kendi
inisiyatifinle gerçekleştirdiğini düşündükçe ardından bir hüzün
duyamıyorum. Bunun bilincinde oluşun, kendi iradenle
gerçekleştirmiş olman, mevziye kendi isteminle girişin ve o
çatışmada sonuna kadar kendi gücünle duruşun ve bekleyişin bir
savaşçı için nasıl da önemlidir, bilirsin...
O yüce insanın, denizler ötesinden bizlere ulaştırdığı soluğunda
şu sözleri duyar gibiyim; “Ölümü bile anlamlı kılmak, niçin ve
nasıl ölmenin felsefi anlamını bulmak...”
Belki bu anlamı, kekeleyen dudaklarınla bir kez olsun bile dile
getiremedin, belki bunu anlatacak olan sözleri bir kez olsun
bulamadın. Ama mermi ve bomba parçalarıyla yaralanmış bedeninle
bu anlamı hepimizden daha güçlü yaşadın. Belki de seni
kıskanıyor olmamın en önemli nedeni de bu...
Bizler sözler ve görüntüler ile bu anlamı yaşamaya çalışırken,
hep bir şeylerin eksik kaldığını hissederiz. Ne kadar yürürsek
yürüyelim, ne kadar yorulursak yorulalım, o savaşçının bedeninin
bütün hücreleriyle yaşadığı o anı, bir ülke için, bütün insanlar
için ölmenin o büyük anlamını tamamlamış olarak yaşayamayız.
Bizde hep eksik ve hep yarım kalır bir şeyler...
Ve
sen giderken bir tek şeye üzülüyorum: senin bana sunduğun
arkadaşlığına karşılık veremeyişim. Sana bir yoldaşlık
borçluyum. Dicle’yi geçtiğimiz ilk geceden itibaren arkadaşlık,
hep senden bana doğru aktı...
Hayallerimizin ülkesine senin adımlarını takip ederek geldim. O
karanlık gecede hemen önümde yürüyen, ayak izlerini takip
ettiğim ilk gerilla sendin. O gece hemen ardında yürürken,
yıllarca hayal ettiğim uzun boylu, iriyarı gerillalar gibi
olmayışın yine şaşırtmıştı beni. Hayallerimin aksine ufak tefek,
zayıf bir gerillaydın.
Ama zaman, büyüklüğün nerede olduğunu göstermekte gecikmeyecekti
ve ben hemen önümde yürüyen bu ufacık gerillanın içindeki büyük
kalbe tanık olunca bir kez daha şaşıracaktım.
Bitmedi Gabar Yoldaş...
Kekeleyen sözlerin ve kahkahaların kulaklarımda çınlıyor...
Artık başımı kaldırıp Kure Jaro’ya her bakışımda, “Ölmek mi zor,
yaşamak mı?...” diye düşünüyorum. İnanır mısın, burada kalıp da
ardından yazı yazmak, gidenlerin ardından kalanlara sahip
çıkmak, onlarla arkadaş olmanın hakkını verebilmek anlatılır
gibi değil. Tüm yaşananları kendinde toplamak ve onu kendinle
taşımak ne kadar zormuş... Sizlerle arkadaş olmak nasıl da
zormuş...
Gabar yoldaş, biliyorum, bu yazı senin yaşadıklarının ve
yaptıklarının binde biri bile değil. Şayet şu an Kure Jaro’nun
uçurumlarında bir yerlerde durmuş ve şu halimi izliyorsan kesin
gülümsüyorsundur...
ma unutma! Bir kez belleğime kazındın. Nasıl ki ben kendimi
senden alamıyorsam, sen de benim elimden kolay kolay
kurtulamazsın. Nasıl ki, sen beni bu hayaller ülkesinin
derinliklerine ağır ağır çektiysen, bu korkunç savaşın içinde
yer verdiysen, ben de seni hiç aklımdan çıkarmadım. Yürüdüğüm
her coğrafyada, yaptığım her çalışmada acaba Gabar duydu mu,
diye düşünürüm... Bu ülkede yazdığım her sözde, görüntülediğim
her fotoğrafta sen vardın. Farkında mıydın bilemiyorum, ama bu
bir yarıştı. Sen beni ardın sıra çekerken, ben de seni an’larda
yakalıyordum.
İkimiz arasında kurulan, -o gece Dicle’yi geçerken- içten içe
gizlice bir yarıştı... Birbirimize hiçbir zaman söylemedik, ama
ikimiz de hissettik. Sen o ilk gece de öndeydin. Ben ise geçen
on yıl boyunca hep yetişmek için uğraştım.
Sevgili Yoldaş...
Henüz yarış sonlanmadı. Hala oradasın ve bendesin... Kure Jaro
bütün hırçınlığıyla hemen önümde yükseliyor. Orada, en zirvede
olduğunu ve bizleri seyrettiğini biliyorum. Hep böyle yapardın.
Önde giderdin ve sana yetişip yetişmediğimizi görmek için arkana
bakardın. Geride kaldığımızı görünce gülümser ve hızla
tırmanmaya devam ederdin.
Peşindeyim... Seni yakalamanın bende bir tutku haline geldiğini
artık söylemem gerekiyor. Sen son eylemini yaptın. Sıra bende...
Sen hayallerimizin ülkesinde onurluca vurulup ölmeyi başardın,
ben de bu ölümü ölümsüzleştirmeyi başaracağım.
Şimdilik sana söyleyebileceğim tek bir söz var:
Güle güle...
Silah Arkadaşları

|
|
Gabar; Agit’in, Agit’e yoldaş
olanların diyarı. Kutsal bereketli topraklar,
nelere tanıklık etmedin ki? Nice Agitleri gömdün
yüreğinin derinliklerine. Ve Gabar, Gabar’ı da
sığdırdın koca yüreğine.
Nasıl anlatmalı Heval Gabar'ı? Mücadele
yaşamımızda derin izler bırakan, ateş gibi
yakan, uzaktan baktığında soğuk rüzgarları
estiren, yakınlaştıkça içinde sımsıcak güneş
ışınları parlatan bir komutandı Heval Gabar. Onu
düşünürken, yazılarını okurken, yaşadığı
acıları, sorgulamaları derinden anlamak ve
tespit etmek gerekir dedim. Çünkü bunlar onda
iddia, hırs, gurur ve inat yaratmıştı. Bunları
yaratanı görmek, bilmek; duymak istemediğimiz
bir ömrün gururu muydu, yoksa bildiğimiz
doğrulara göre yaşayamamak mıydı? Veya yaşama
istemi. Sen anlamamanın acısını derinden ve hiç
unutmadan anı anına yaşadın. Acı çektiklerimiz
acı çekilecek kadar büyük şeylerse o zaman
acılarımız büyük ve anlamlıdır. Bu acı sadece
bir acı değil, tüm çıkmazlardan çıkma arayışı ve
çabası, duyguların derinliğine cesareti ve
güçlülüğüdür. Büyük güzelliklerin ve
gerçekliklerin yaratıcısı işte bu büyük
acılardır. Gerçek acılarda saklıdır, acı ise
fırtınalarda. Bizim yaşamımız fırtınalı bir
yaşamdır. Fırtınalı bir yaşam, fırtınalı
mücadeleci kişilikleri ister.
Mücadele
yaşamımızın fırtınalı militanlarından biriydi
Hevâl Gabar. Gabar arkadaş, çok küçük yaşlarda
gerilla saflarına katılır. Bir çok Kürdistan
çocuğu gibi silah olur, oyuncağı. Çocukluğunu
çobanlık yaparak geçirir ve evin bakımını
üstlenir. Yaşıtları oyun oynayıp okula giderken,
o gece-gündüz, yaz-kış demeden koşuşturur durur.
Çoğu kez birkaç saatlik uykuya hasret kalır.
Daha on bir yaşındayken inşaatlarda çalışır.
Kişiliği emek ve acıyla yoğrulur. Yaşamın
zorlukları karşısında gittikçe olgunlaşır. Küçük
yaşlarda büyük çelişkiler yaşaması ve bunların
yoğunluğunu derinden hissetmesi mücadele
saflarına katılmasına neden olur.
Gabar arkadaş, 92 yılında gerilla saflarına
katılır. Özlü yaklaşımları, emekçiliği, atılımcı
ruhu ve eylemci karakteriyle kısa sürede
arkadaşların dikkatini çeker. Bu özellikler
güçlü bir komutan olacağının belirtileridir.
Keşifte, eylemde, saldırıda, görevde ve halkı
örgütlemede hep en öndedir. Mücadele yaşamı
boyunca annesinin söylediği sözleri kendisine
ilke edinerek yaşamaya çalışır: “Ne kadar yüksek
uçarsan o kadar alçak düşersin”. Maratona
başlarken tek amacı vardır; halkına hizmet
edebilmek. Zamanla harcadığı emek ve gösterdiği
başarılarla değişik düzeylerde görev ve
sorumluluklar alır. Görev ve yetkilerine daha
fazla hizmet etmek için bir araç gibi çalışır.
95’te Önderlik Sahası’na geçer. Orada gördüğü
eğitimle gerilla ve komutanlaşmada doğru bir
tarz üzerinde derinleşerek kendisinde olan
iddiayı daha da güçlendirir. Mücadele yaşamı
boyunca Önderliğin kendisine söylediklerini ilke
edinir ve pratikleştirmeye çalışır. Başkan,
Gabar’a; “Üslup ve hitabını güçlendir, güçlü bir
komutanın hitabı da güçlü olmalıdır. Cudi ya da
Gabar'a gidebilirsin.” der. Başkan’ın
talimatları doğrultusunda her zaman çekici ve
güçlü bir üslup ve hitaba sahip olmaya çalışır.
Gerillanın en sıcak savaş koşullarını yaşadığı
yıllarda Gabar arkadaş, her zaman ön saflarda
yer almıştır. Birçok zorluklarla karşılaşmış,
yedi kez yaralanmasına, sekiz mermi ve yirmiyi
aşkın parça alıp sakatlanmasına rağmen gerilla
sevdasından kopmamıştır. Dağlara olan bağlılığı
dağ gibi bir yürek yaratmıştır. Dağlara sevdalı
bir kartal gibidir. Hep en yükseğe uçmak ister,
ama kanatları takılıdır kafese. Çırpınır. O
köşeye bu köşeye kendisini vurur. Kan içinde
kalır. Çırpınması, yaşadığı duyguların
büyüklüğünün O’nu uçmaya itmesi, kafesin ona
küçük ve dar gelmesindendir. Çırpınışlar güzel
amaçlar içindir. Yeniden katılım ve daha güçlü
bir başlangıç kararına ulaşır. Özeleştirisini
Başkan’a verir: “Başkanım, tam üç yıl oldu
aramızdan ayrıldın. Bugüne kadar tek bir kelime
bile sizin hakkınızda yazamadım.
Zayıflıklarımdan utanıyordum, hatta korkuyordum.
Şimdi bile çok zorlanıyorum. Sizin şikayetlerle
ağlamayı sevmediğinizi biliyorum, ancak şunu da
söylemeliyim. Bu benim son ağlamam olacak. Tam
yedi yıl önce sizin yanınıza gelmiştim ve
aldığım yoğun destek sonunda söz vermiştim.
Belli bir yere kadar yürüdüm. Ancak zamanla
duyarlılığımı yitirdim ve sapmaya girdim.
Özellikle siz ayrıldıktan sonra
yetersizliklerimi aşıp sizin yolunuzda daha
kararlı bir şekilde yürümek gerekirken, verdiğim
söze sadık kalamadım. Ve bugüne kadar vicdan
azabının yarattığı acılar içinde kıvrandım.
Artık bu acılara bir sistem vereceğim, ağlayıp
sızlamayacağım. Size sadık kalmanın gereklerini
yerine getireceğim. Geçmişe nokta koyarak yeni
doğmuş bir çocuk gibi temiz olacağım ve yeniden
olgunlaşıp büyüyeceğim. Bu temelde yaşadıklarım
altında ezilip utanmaktan çok, örgütün doğruları
ekseninde kendimi geliştireceğim ve dönemin
gereklerini yerine getirmeye çalışacağım.”
Güçlü bir özeleştiriden sonra Meşru Savunma
Çizgisi temelinde derinleşip kendisini
örgütleyen ve yeni bir hamle sürecine başlayan
HPG’nin, Kuzey’e yeniden yönelim hamlesi
içerisinde yerini alır. Kuzey’e geçen ilk
grupların içindedir, Gabar arkadaş Mışare
alanına sorumluluk düzeyinde görevlendirilir. Bu
görevlendirmeyi kendisi için bir dönüm noktası
olarak değerlendirir ve böyle bir çalışmayı
kendisi için şans olarak görür. Çalışarak
başarmayı, başararak yükselmeyi, yükselerek de
bir çok geriliğe ve çirkinliğe karşı savaşarak
güzelleşmeyi hedeflediğini belirtmektedir.
2003 yılı, zor sınavlarla geçen bir yıl olur.
Koşullar duyarlılığını arttırır ve mücadele dolu
bir yıl geçirir. Yoğun emek ve arayışlar
sonucunda bazı sonuçlar alır. Ancak işler tam
anlamıyla sonuçlanmamıştır. Yarım kalan görevini
tamamlaması için tekrardan düzenlemesi Mışare
alanına yapılır, bunu büyük bir moral düzeyiyle
karşılar. Ve defterine şunları yazar: “Geçen
sene Mışare alanına gönderilmiştim. Yoğun
arayışlar sonucunda bazı sonuçlar almıştım,
ancak zaman yetmedi. Yarım kalan görevleri
tamamlamak için büyük bir hırsla hep bugünü
bekledim. Yapılan düzenlemeyle tekrar Mışare
alanına görevlendirildim. Yani şundan emin
olmanı istiyorum, benim hiç bir tereddüdüm
yoktur. Hayat benim için ya başarı ya da
ölümdür. Çok dikkatli olmalıyım, bunca emek ucuz
gitmemeli, ben artık kendime ait değilim,
yıllardır verilen bir emeğin ürünüyüm. Bunun
bilinciyle davranacağım. Ayrıca ilkelerim dışına
çıkmadan politikanın dilini de öğreneceğim.
Durumumu daha iyi görüyorum, başaracağıma
inanıyorum. Layık olmak için elimden geleni
yapacağım. Buluşmak dileğiyle. Defterim seni
götürmek isterdim, ancak senin kirli ellere
düşmenden korkuyorum. Elveda!” diyerek
yaşadıklarını defteriyle paylaşır. Büyük umut,
coşku ve moralle çalışma alanına yönelir.
Takvimler Nisan ayını gösterir. Dağlarına bahar
gelmiştir memleketimizin. Dağlar yeniden
doğuşlara gebedir. Peki dağlar neden Gabar ve
Bahoz’u almakta bu kadar erken davranmıştı? Hem
de daha yapacak çok şey varken. Nedendir bu
yitip gitmeler? Baharla birlikte düşman
operasyonları yoğunlaşır. Operasyonlarda şehit
düşen Fırat Koçer arkadaşın intikamının mutlaka
alınması gerektiğini düşünür. Bu hem mücadele
kültürümüzde hem de Gabar arkadaşın yüreğinde
yer alır. Onu tanıyanlar mutlaka Fırat’ın
şahadetinin hesabını soracağını bilirler.
Yapılan misilleme eylemi esnasında Gabar ve
Bahoz arkadaşlar düşmanla oldukça yoğun bir
çatışma içerisine girerler. Saatlerce süren
çatışma ardından yitip giderler ikisi de.
Yıllarca verilen emeklere sahip çıkmış ve
fedaice savaşmıştır Heval Gabar. Bu kavganın
yılmaz emek ve fırtına komutanı olduğunu bir kez
daha ispatlamıştır. Yeni doğan tertemiz bir
çocuktur artık .
Gabar da Gabarsız kaldı... Çıkılan her tepede,
tutulan her nöbette, her eylemde, her sohbette
her zamankinden daha fazla bizlerle. Onun
fırtınalı kişiliği ve eylemiyle, yoldaşlarına
bağlılık ruhuyla çalışmalara katılacağımızı
belirtiyor, intikamını alacağımıza yönelik söz
veriyoruz.
GABARDAN SİLAH
ARKADAŞLARI
Geri
<<< |
>>> İleri |