Main Menu
Anasayfa
Şehitlerimiz
Şehitler Albümü
Şehit Künyeleri
 
 

2003 ŞEHİTLERİ YENİ DÖNEMDE APOCU RUHUN MEŞRU SAVUNMA ÇİZGİSİNDEKİ TEZAHÜRÜDÜR!

AGIR - MUSTAFA POLAT

AGİRÎN - LEYLA DİLEK

AGİT - BAKIR ÖZDEMİR

ANDOK - İSKAN TAŞ

BAGOK - SİNAN YILDIRIM

CENG (CAN) - BARIŞ ŞENOL

CUDİ - MEHMET UĞUR

ÇAYAN - BEDİRHAN BELLİER

DEŞTİ - KEMAL YAKLAV

DİROK - MERYEM ŞEXO

DOĞAN - MENAN HÜSO

ERDAL - ENGİN SİNCER

FERHAT - RAMAN DOĞAN

FIRAT  - TUNCER POLAT

HÜSEYİN - HASAN ERTUĞRUL

İSA - EROL BUL

KAHRAMAN - FEYİZ EBUZEYD

KAMURAN - HAŞİM BİTİK

MAHİR - ŞERİF YALÇIN

MAHMUT - DERVİŞ SİNO

METİN - ATİF URUK

MUNZUR - CAHİT DAĞTEKİN

MUNZUR - HÜSEYİN GÜL

NEMRUT - KENAN FIRAT

ROJHAT - MUSTAFA GÖK

RUBAR - İSMAİL ALTÜRK

SERVER - NURETTİN DOĞRU

SİPAN - VEDAT MERT

ŞAHİN - KEMAL PURMEND

ŞERVAN - DENİZ YANAT

ŞEVGER - HALİL ALÖKMEN

ŞEVGER - YAŞAR AYKAL

ŞİYAR - AHMET AKSU

XELAT- XEVRAMAN ALİ

XEMGİN - ÇETİN KAÇAK

ZAĞROS - ENGİN ÇINAR 

ZINAR - İBRAHİM KILIÇ  

Kod Adı: BAGOK
Adı Soyadı: SİNAN YILDIRIM
Doğum Tarihi-Yeri: 1984 / NUSAYBİN
Anne-Baba Adı: ŞAHİZE – YASİN
Katılım Tarihi: 1999 / MARDİN
Şahadet Tarihi:
30 KASIM ERUH
TORİK KÖYÜ

Geri <<< | >>> İleri

YALINLIĞA TAC OLMAK
 

Ben oldum olası yazmaktan kaçtım ve halen de yazmaktan kaçıyorum. Hele hele kirletilmiş dünyanın içinde olup da kirletilmemiş dünyanın günümüzde tükenen neslini yeniden yaşatan yüce ruhlu, yüce duygulu insanlarını yazmak çekindiğim, ürktüğüm bir gerçeklik olarak hep var oldu.
Bir de bu yüce ruhlu insanlarla bu kutsal dağlarda savaşa koşan çocuk yaştaki kahramanları anlatmak ürkütür beni ürkütmüştür beni hiçbir kalemin, hiç bir yazarın bu yüce ruhlu insanları anlatabileceğine inanmıyorum o insanları anlatmak imkansızdır. Onların sevinçlerini, acılarını, umutlarını, hayallerini anlatmak, ancak devede kulak misali kalır. Ağaçta yaprak misali olsa da ancak o insanları onların yoldaşları anlatabilir.
Aynı zamanda o insanları anlatmak biz yoldaşlarının bir borcu olmaktadır. Bir borç bir vefa borcudur bizim ödememiz gereken.
Beni bu yazmaya iten temel neden bir nebze de olsa ödeyeceğimiz vefa borcu, o kahramanları gelecek nesillere aktarma olanağını tanıyacağı inancını taşımaktayım. Bundan dolayı olmasaydı eğer bu kadar yazmaktan kaçmama rağmen yazmam imkansız olurdu.
Bagok arkadaşı anlatırken onun diliyle, onun yalınlığıyla, onun saflığıyla onu anlatmayı bir zorunluluk olarak görmekteyim. Bagok arkadaş 2003 baharında bana yazdığı bir şiirde şöyle demekteydi:


Dağlar, hey dumanlı dağlar
Ne de çekici gelirsin insana
Sen
Senin o güzel vadilerin
O gizemli fosforlu sisin
Hele hele özgürlük yolunda
Sana kavuşmak
Ne de çekici gelir
Seninle
Senin bağrında
Çarpıcı yoldaşlıklarla
Yaşamak isterim
Yaşamak isterim sende
Çarpıcı yoldaşlıklarla birlikte
Buna kimse kelepçe vuramaz
Ey dağlar
Sınır tanımaz dağlar
Fosforlu sisinle birlikte
Güzel vadilerinde
Yoldaşça yaşamak isterim
Dolaşmak isterim bir kelebek misali
Hayat süslü çiçekli
bahçelerinde
Bir kelebeğin ömrü
Yedi gün yedi gece de olsa
Dolaşmak isterim yamaçlarında
Üstünde uzanıp
Hissederek tenimde rüzgarı
Dalarak yıldızların seyrine
Kavuşmak isterim sana


 

Diyordu Bagok arkadaş.
Gerçekten şiirinde yazdığı kadar dağlara sevdalıydı. Ve şiirinde yazdığı gibi o bir kelebek ömrü kadar yaşadı. Şehit düştüğünde daha 18 yaşındaydı. Ve şiiri kadar yalındı. O bir cam gibiydi. Her şeyi gözler önündeydi ve o cam ardında alabildiğine uzanıyordu sade dünyası. Ufuk olurdu, ötesi gizemsel kalırdı ve seni çekerdi. O yalınlığa tac olacak biridir.
Yalınlığın sıradan bir görünüşü var. İlgi çekmez, fazla göze batmaz. Alışık olduğumuz bir yüzdür yalınlık. En azından ilk etapta öyle bir görünüşü var. Kolay kolay fark edilmez yalınlık. Katıksızdır sadelik. Kendindendir, kendincedir. Saflığın karışımı yoktur, hastır. Gizlisi saklısı yoktur, yine de mistiktir. Ardı arkası gizemseldir. Fark edilmeyişi bundandır. Fakat fark edildimiydi, bir daha vazgeçilmez olur. Bir tutku olur. Hayat tadında, sevda tadında. Öyle bir tad ki, alırsın da tadını, yine de varamazsın tadına. Hep kavuşmak erişebilmek istersin. İnsan olan doyamaz saflığın, sadeliğin yalınğın tadına.
Yalınlık kendi doğasında tüner yüreklere. Tüner de bir daha da uçmaz. Uçsa da tünediği yerden, bir parçasını alır da götürür. Sen vazgeçsen de ondan, onun alıp götürdüğü parçandan vaçgeçemezsin. Senin yüreğinin bir parçasıdır alıp götürdüğü. Senin bir parçandır. İşte sen, kendinden vazgeçemezsin. Sen karmakarışıklaşmış olsan da, senin yalın yanın hep onda var olur.
İnsanın kendisi çok karmaşıklaşmış bir yapı, çok renkli bir gerçektir. Her birimiz bir çok yüzün bileşkesiyiz. Birçok ruhun, birçok duygunun, birçok düşüncenin birlikte tek bedende var oluşudur; bir arada bulunuşudur.
Kimi zaman görüntünün altındaki yüzümüz çok farklı olmaktadır. İyi yürekliliğin altında yatan temel gerçek pragmatistlik olabilmektedir. Ya da bir karışım durur ayrışmaz yüzümüz, bir potada eritilmiş sanırız. Oysa herşey ayrıksı durur, ama kapalı kutuda görünmez. Ya da aynanın yanıltıcı yüzünde ışınları kırılır.
Kirletilmiş dünyada nesli tükenenler vardır. Bunlar her birimizden birer parça taşırlardı. Her yüzden, her duygudan bir parçamız var onlarda, ama onlardaki parçamız karışmamış hiçbir şeye, olduğu gibi dururu yalındır. İstediğin an, istediğin yönünü görürsün onların. Çünkü o hepimizin namuslu parçalarından oluşan bütündür. Ama kendindedir, kendiyledir. O günahkar bedenlerimizden kurtuluşa varan masum yanımızdır. Ve hepimizin masum yüzünü kendi yalınlıklarında barındırır.
Bagok arkadaş günümüzde nesli tükenen bu insanlardan biriydi. Onun sadeliğinde kendini tanımayan yoktu. Bu insanlar bilgedirler, çocuk ruhlu bilgelerdirler. Onlar yüce ruhlu, yüce duygulu, erdemli insanlardır. Biz onları anlamasak da, onlar her sözlerinde, her gülümseyişlerinde kucaklarlar bizleri.
Biz onları bilmesek de, onları bizleri bilirler ve severler. Sırf sevgi olsun diye değil, onlar sevginin kendisi olduklarından dolayı severler. Onlar sevginin mayasıdırlar. Bagok arkadaş yalın konuşuyordu. Dili sadeydi, olayları çırılçıplak, hiçbir gizlemeye gerek duymadan anlatırdı.
98 yılında arkadaşlar çete olan köyleriyle ilişkiye geçmek için Bagok, Dıjvar ve iki kişiyi daha koyunları otlatırken yakalarlar. O iki kişi aynı zamanda Bagok arkadaşın dayılarının oğullarıydılar. Bagok arkadaşın dayıları çeteleşmişlerdir. Arkadaşlarla ilişkilenme yerine, düşmanı tercih ederler. Operasyon çıkartırlar ve arkadaşlar çatışma esnasında daha sivil elbise ile çocuk yaşta olan her iki dayısının oğlu şehit düşer. Arkadaşlar Bagok ve Dıjvar arkadaşları yanlarına alarak Botan’a getirirler. Bir yıl Botan’da kaldıktan sonra Kandil alanına geçmişti. Dıjvar arkadaş Gabar’da kalarak, sonra şehit düşmüştü. Bagok arkadaş bu arkadaşlara tapar düzeyde sadıktı. 2003 yazına kadar Kandil alanında kaldı. Ben Bagok arkadaşı 2000’de YNK savaşı sürecinde tanıdım. Daha gencecikti o zamanlar. Kuzeye gidene kadar beraber kaldık. Yakından tanıdım onu. Bana hep şehit düşen arkadaşlardan bahsederdi ve onlara layık olmak için Kuzeye gideceğini söylerdi. Ve Kuzeye gitmek için defalarca öneri yaptı. Kendisini dayattı. 2003 baharında Kuzeye gidecek arkadaşlar rapor yazmışlardı. Bizim taburdan da yaklaşık 50 arkadaş rapor yazmıştı. Bunlardan biri de Bagok arkadaştı. Bagok arkadaş kendisini her yönüyle Kuzeye hazırlamıştı. Adeta kilitlenmişti Kuzeye gitmeye. Düzenlemeler yapıldığında toplam on civarında arkadaş Kuzey için taburdan alındı. Tabi ki Bagok arkadaş genç olduğundan dolayı gönderilmeyecekti. Düzenlemeler okundu. Ve giden arkadaşlar için tören hazırlığına başlandı. Ben Bagok arkadaşın sürekli yanıbaşımda kalabalığına alışmıştım. Sözlerine, neşesine alışkındım. Eksikliğini hemen fark ettim. Onu görmediğimden dolayı arkadaşlara sordum. Arkadaşlar kızdığını ve koğuşa gittiğini söylediler. Ben onun daraldığını anlamıştım. Hemen ardından koğuşa geldim, bir de ne göreyim, Bagok arkadaş tıraş takımını indirmiş tıraş oluyor. O an anladım niyetinin ne olduğunu ve takıldım, “Bagok arkadaş Allah aşkına sen ne yapıyorsun? Bırak bu tıraş mıraş işini. Olmayan sakallarını ne diye tıraş ediyorsun?” Bagok arkadaşın daha sakalı çıkmamıştı, o çok gençti henüz.
Birden köpürdü, boğazı düğümlendi, ağlamaklı oldu. Ve bana bakmadan konuştu. Küfür ediyordu, sakallarının olmayışına hayıflanıyordu. “Sakalım olmadığı için siz beni Kuzeye göndermiyorsunuz. Onun için ben de hergün tıraş olacağım, ta ki sakalım çıkana kadar.”
Ondan sonra bir süre sürekli günlük tıraş oldu. Büyük uğraşlardan sonra onu bu sevdadan vazgeçirebildim.
İşte Bagok arkadaş bu denli Kuzeye gitmek istiyordu. Ve genç oluşundan dolayı kızıyordu. Bütün arkadaşlara çok saygılı davranırdı. Herkes de onu çok severdi. Ondan rahatsız olan insanı görmedim diyebilirim. Genç yaşına rağman oldukça mertçeydi, harbi yönleri çoktu ve ben bu yüzden ona çok takılırdım. Ama her zaman şaşırırdı. Çünkü genç yaşta saflara katılan arkadaşları çoğu şımarır, ilgi beklerdi. Bagok arkadaşta buna rastlamak mümkün değildi. İlgiden hoşlanmazdı, ama sevildiğinin bilincindeydi. Bu onda şımarıklığı değil, saygıyı geliştirmişti. Kendi ayakları üzerinde durmasını biliyordu. Mertliği de bundan kaynaklanıyordu.
Çok kısa sürede örgütü anlamıştı. O bir örgüt adamı olacak niteliğe kavuşturmuştu kendisini. Şakayı severdi, açık sözlüydü, fakat ölçüyü de bilirdi.
Ben bu saflarda çok genç yoldaşla tanıştım, fakat Bagok arkadaş kadar çok yönlü bir genci gördüğümü hatırmalıyorum.
Hangi işe koşarsa başarırdı, etkindi. Spora çok bağlıydı, iyi futbol ve voleybol oynardı. Onun doğallığında bir insana rastlayabileceğime pek inanmıyorum.
Bizim tabur olduğu gibi Kuzeye gitmek için düzenlendi. Siz o zaman Bagok arkadaşın moralini, neşesini görecektiniz. Coşkusunun önüne hiçbir güç geçemezdi. Hayallerine kavuşmuştu artık.
Mükemmel bir insanda bulacağım herşeyi onda bulmak mümkündü. Ne kadar yazarsam yazayım, hep eksik kalan yanaları olur. Hatta ben yazdıkça, eksik kalan yanların arttığını hissediyorum. Bütün anılarını anlatmak isterdim. Ama o anı yine anlatamıyor yazdıklarım.
Ben taburdan ayrıldım. Ondan sonra yalnızca bir sefer Bagok arkadaşı görebildim. Beni karargahta ziyarete geldi, oturup konuştuk. O hep kavuşacağı Kuzey coğrafyası ve umutlarından bahsetti. Vedalaşmadık, sadece hatır istedik. Hoşçakal, görüşürüz dedik birbirimize. Onun şehit düşeceğine inanmıyordum. İnanmak istemediğimden dolayı inanmıyordum. Hangi kahpe elin kurşun sıkabileceğini görmüyordum. Kurşun işlemezdi ona. Ve ben hep öyle sanırdım.
Ben Bagok arkadaşı hep sorardım. Gittiği gün görüşemedik, yalnızca selamlarını aldım. Ve bu ondan aldığım son selam oldu. Bagok arkadaş Botan’a giderken bölükleri Behdinan’dan geçmişti. Bahoz arkadaş onu yanında tutmak istemişti. Göndermek istememişti. Bagok arkadaş oturup ağlamıştı. Bahoz arkadaş gitmesine razı olmuştu. Ondan sonra da hiçbir haber alamadım.
Ben kamelyanın önünde oturmuş bir yandan cigaramı çekerken, bir yandan çayımı yudumluyordum. Ben araziye dalmıştım. Seyre dalmıştım beyaz dağları ve yanıbaşımda duran ağaçları. Birden Bagok arkadaş düştü aklıma. Geçen kışı beraber geçirmiştik. Bütün ağaçları o kesmişti, kırmıştı kış boyunca. Belki de bundandı o an aklıma düşüşü. Onun ağaçlara tırmanışı, bağırışı ve onun çektiğim fotoğrafları, hepsi gözümün önünde duruyordu.
Birden ya şehit düşmüşse hissine kapıldım, stres bastı. Bardağımı indirdim mangaya yol aldım. Hep o aklımdaydı. Gitmeden önce bölük komutanı arkadaşla konuşmuştum. Bagok’a sahip çık, yoksa ömür boyu seni affetmem demiştim. Bölük komutanı arkadaş gülmüştü, şakayla “Ya ben senin gibi insana rastlamadım” diyordu. “Ben savaşçıların komutanlarına bağlandığını çok gördüm ama savaşçısına bağlanan komutana az rastlanır. Merak etme, bana bir şey olmadan ona bir şey olmaz” dedi ve vedalaştık. Bu sözü çok kişi bana söylemişti.
Gerçekten de ben Bagok arkadaşa bağlanmıştım. Onun yalınlığında kendimi görmüştüm, herkesi görmüştüm.
Mangaya vardığımda arkadaşlar şehit düşen yoldaşların siciline bakıyorlardı. Ben de elime aldım araştırdım. Şehit düşen birçok yoldaşı tanıyordum. Her satır beni daha da zorluyordu. Fakat hiçbiri Bagok arkadaşın şahadeti kadar beni sarsmadı. O anki duygularımı anlatmam imkansız.
Üzüldüğümü görseydi, o daha da üzülürdü. Sanki vazgeçerdi ölmekten. Yine yaşayacaktı, yine sarılacak, yine şakalaşacaktı. Ben buradayım, üzüldün mü, özledin mi beni diyecekti. Sonra kızacaktı beni böyle görseydi. Çünkü o inanan bir yoldaştı, bir militandı.
En çok beni üzen iki şey vardı. İlki, o kadar bağlı olduğu, kutsallık düzeyinde bağlandığı Kuzeye varmadan şehit düşmesiydi. İkincisi, o kadar sakallarının çıkmasını istemesine rağmen sakalları ayva tüyü iken şehit düştü.
O şahadetini bile bile Kuzeye gitmeyi seçti. Sanki biliyordu şehit düşeceğini. Şiirinde öyle yazıyordu.
“Bir kelebeğin ömrü yedi gün yedi gece olsa da, dolaşmak isterim yamaçlarında”
Bir pusuda şehit düştüğü yazılıyordu sicilinde. Nasıl oldu da o an güneş karanlığa gömülmedi, dünya tersine dönmedi? Nasıl oldu da yaşam sürmeye devam etti? Bir türlü anlayamıyorum. Ben bir türlü onu bir daha göremeyeceğime inanmak istemesem de gerçekleri değiştirme kudretine sahip olamadığımı da biliyorum. Ama hazmetmek zor. Bir daha gülüşünü duymamak ölüm gelir bana.


Yarının gençleri seni anacak
Seni yaşayacak
Sen olacak
Sen olacağız
Seni hep var edeceğiz
Kahpeliğe inat
Sana söz, yalınlığa tac olan yoldaş.
Bir çocuktu
Çoban kılığında
Uçurdular yaban daldan
Gelip tünedi yüreğime
Tünedi yüreklerimize
Suskunca tünedi yüreğimize
Varlığında yaşattı yalınlığın tadını
Gülümseyip yüzümüze
Bir parça aldı bizden
Kendisini bizde bırakarak
Pişmanlık duymadan
Bakmadan ardı sıra
Çekip gitti.

Silah Arkadaşı
  

Geri <<< | >>> İleri

 
HPG (Halk Savunma Güçleri) Resmi Sitesidir.
HPG-BİM tarafından yapılmıştır.
HPG Online © 2003 - 2006 Tüm hakları saklıdır.