Main Menu
Anasayfa
Şehitlerimiz
Şehitler Albümü
Şehit Künyeleri
 
 

2003 ŞEHİTLERİ YENİ DÖNEMDE APOCU RUHUN MEŞRU SAVUNMA ÇİZGİSİNDEKİ TEZAHÜRÜDÜR!

AGIR - MUSTAFA POLAT

AGİRÎN - LEYLA DİLEK

AGİT - BAKIR ÖZDEMİR

ANDOK - İSKAN TAŞ

BAGOK - SİNAN YILDIRIM

CENG (CAN) - BARIŞ ŞENOL

CUDİ - MEHMET UĞUR

ÇAYAN - BEDİRHAN BELLİER

DEŞTİ - KEMAL YAKLAV

DİROK - MERYEM ŞEXO

DOĞAN - MENAN HÜSO

ERDAL - ENGİN SİNCER

FERHAT - RAMAN DOĞAN

FIRAT  - TUNCER POLAT

HÜSEYİN - HASAN ERTUĞRUL

İSA - EROL BUL

KAHRAMAN - FEYİZ EBUZEYD

KAMURAN - HAŞİM BİTİK

MAHİR - ŞERİF YALÇIN

MAHMUT - DERVİŞ SİNO

METİN - ATİF URUK

MUNZUR - CAHİT DAĞTEKİN

MUNZUR - HÜSEYİN GÜL

NEMRUT - KENAN FIRAT

ROJHAT - MUSTAFA GÖK

RUBAR - İSMAİL ALTÜRK

SERVER - NURETTİN DOĞRU

SİPAN - VEDAT MERT

ŞAHİN - KEMAL PURMEND

ŞERVAN - DENİZ YANAT

ŞEVGER - HALİL ALÖKMEN

ŞEVGER - YAŞAR AYKAL

ŞİYAR - AHMET AKSU

XELAT- XEVRAMAN ALİ

XEMGİN - ÇETİN KAÇAK

ZAĞROS - ENGİN ÇINAR 

ZINAR - İBRAHİM KILIÇ  

Kod Adı: ŞEVGER MURAT
Adı Soyadı: YAŞAR AYKAL
Doğum Tarihi-Yeri:
1977 / AMED (ÖMERLİ)
Anne-Baba Adı:
AZİZE – KAZIM
Katılım Tarihi:
1992 / CUDİ
Şahadet Tarihi:
19 KASIM BİNGÖL
KIZILAĞAÇ

Geri <<< | >>> İleri

 
UZAKDOĞU GÜLÜŞLÜ GENÇ KOMUTAN
 

Hafif, ılık ılık esen bir rüzgarla beraber yağan yağmur insanlara bir nefes aldırtıyor, dünyayı temizliyordu. Yerde gittikçe birleşen küçük yağmur damlacıkları bir akıntıya dönüşüyordu. Bu damlalardan bir de Şevger Murat’tı. Suyun doğadaki dolaşımı gibi, tekrardan toprağa ulaşması gibi, Şevger Murat’ta doğduğu ana topraklarından Mardin’den yola çıkmış, Amed, Mersin, İzmir derken topraklarına geri dönmüştü. Bu dolaşımda üzerine aldığı kirleri temizlemek, öylece toprağına ulaşmak, ürün vermek istiyordu. Temizlik güçlü bir savaşım gerektiriyordu. Bunun yeri ise dağlardı. Özgürlüğün kokusunu taşıyan, özgür olmak isteyen tüm canlılara yurt olan dağlar.

Dağlardaki yürüyüşü güçlüydü. Her adımı diğer adımına yol açıyor, güç veriyordu. Sert rüzgarlar, bitmeyen yollar, dinmeyen acılar, bir iksir olup güç veriyordu.

Güçlü bir gerilla olmuştu. Uzakdoğu çehreli, çocuk gülüşlü, mütevazı, hümanist yoldaş. Kendisini askeri olarak çok geliştirmişti. Özellikle Dersim bu yükselişte etkili olmuştu. Özgürlüğün dağları ona çok şey öğretmişti. Yaşamayı, olacaksa da dağlarda özgür yaşamayı, bir dağ keçisi gibi, alabalık gibi, kınalı keklik gibi kanlarını toprağa ürün versin diye sunan gerilla gibi özgür yaşamayı kendisine ant etmişti.

Yüreği kıpır kıpır özgürlük istiyordu. Akmak, daha da akmak, sel olmak, nehirlerle buluşmak istiyordu.

‘92’de katılmıştı gerillaya. Efsane yer Botan’da gerilla ile bütünleşen alanda katılmıştı. Bir çok yer gezmiş ve sonunda Dersim’e ulaşmıştı. 6. Kongre iç in güneye tekrardan gitmişti. Yollar ona dayanamıyordu. Yetişemiyorlardı. Yollar yorgun düşmüş, dur diyorlardı ama Şevger arkadaş durmuyordu.

‘98’de 6. Kongreden açılım için yine Dersim’e geliyorlardı. Ş. İsa arkadaş, Ş. Botan arkadaş da grupta vardı. Yönetim üçlüydü, kendisi de yönetimde yer alıyordu.

Serhat’ı geçmişlerdi. Serhat-Erzurum arası bir yer. Tarih 2 ağustos ’99. BBC’den geri çekilme kararını dinliyorlar. Yüzlerine, birbirlerine bakıyorlar. Doğru mu, değil mi, neler oluyor? Belli değil. Ama hani savaşılacaktı, intikam alınacaktı? Yüzlerden bu sorulara cevap isteniyordu. Şevger arkadaş bu sorulara yanıt ararken Ş. İsa arkadaşın ve Ş. Botan arkadaşın yüreklerine soğuk, buz gibi bir hançer saplanmış, yüzler sararmış, dona kalmıştı. Önce hafiften kıpırdamalar olur, yavaş yavaş ağızlardan sesler mırıltı şeklinde çıkar.

Ş. İsa ark: Ne yapalım? Geri mi dönelim? Haber doğru mudur acaba?

Ş. Botan ark: Geri dönelim.

Ş. Şevger ark: Hayır, Erzurum’a gidelim. Orada anlarız neler olduğunu.

Erzurum’a ardından, Dersim’e gitmek istiyorlardı. Hiçbir gelişmeden haberleri yoktu. Kafalarındaki düşüncelerle ilerliyorlardı. Ne olacaktı acaba? Bu dinginlik, sessizlik neydi? Aslında hiç farkında bile değillerdi. Öylesine yürüyorlardı. İlk defa bu derecede bir bilinmeyene doğru bu kadar kaygılarla ilerliyorlardı. Şevger arkadaş da bu kaygılarla beraber umut hiçbir zaman eksik olmamıştı. Ama nasıl, nasıl bütün gruplar ir anda geri çekileceklerdi? Bu mümkün mü? Olsa olsa dört, beş yılda olurdu. Herhalde öyle olacaktı. Bir anda olamazdı.

Erzurum’a ulaşırlar. Ş. İsmail arkadaşla görüşürler. Duydukları doğruydu. Hatta Erzurum’a yetişenler vardı. Bölük komutanı kaçmı olan bir Dersim grubu da bunlardandı. Gözlerde umut, gözlerde bekleyiş, gözlerde gel bize komutalık yap, öncülük yap vardı. Bu grupla Amed’e ardından Dersim’e zorunlu dönüş yaşandı. Şevger arkadaşın yanında bir rüzgar vardı, esiyorduuu, esiyordu. Hafif soğuk, kar mı, yağmur mu getireceği belli olmayan bir soğukluk. Bedenine gömleğinin düğmeleri arasından sızan, içini ürperten bu rüzgar ona bir şeyler hissettiriyor, yeni duygular yaşatıyordu. Bu rüzgarla beraber hareket ediyordu. Onun dostu olmuştu. Nasıl bir dost!?

“Dersim! Yine geldim, yine gördüm ve tekrar güç aldım.” Diyordu. Sürecin getirdiği bilinmezlikle bakıyordu. Dersim diyordu.

Gözler bir arkadaş arıyor, kulaklar bir “ ” istiyordu. Ama Dersim sakin, Dersim dingin olmuş, ses vermiyor, kulak kabartmıyor. Acaba bir şeyler mi hissediyor? O acılı günü o kara günü mü görüyordu? Belli mi olur, görür Dersimdir. Düzgün babası var, Munzur babası var.

Yine de Şevger Murat yerler ne olursa olsun Dersim’in sessizliğini bir şeylere yormuştur. Ama yine de yürür durmaz o. Hep yürümüştür çünkü. Duramaz. O soğuk rüzgar biraz olsun uzaklaşmıştır.

Kışın Dersim’e ulaşmışlardı. Aralık ayının ortalarıydı, üslenme alanlarına ulaşmak veya bilgi almak çok zordu. Tek çare köy çevreleri oluyordu. Arkadaşların da genel görüşü bu yönlüydü. Sorumluluk daha da büyümüştür. Ne olacağı belli değildi. Eğitim yok, zorluk ve risk büyük. Bunlara rağmen taktiksel üslenme biçimleriyle kışı kazasız, belasız atlatıyorlardı. Bu duruşlarıyla Dersim eyaletine moral ve güç verdiklerinin bilincinde bile değillerdir. Dersim o acılı günü önceden görmesine rağmen Şevger arkadaşa kol, kanat gerer. Güzel bahara, umutların çağladığı, yeşerdiği bahara ulaştırır. Artık çekinecek bir şey kalmamıştır, risk atlatılmıştır. Şimdi sırada Kutudere’ye ulaşma, orada arkadaşları bekleme vardır. Mutlaka ama mutlaka Kutudere’ye gelirler arkadaşlar. Orası gerilla yuvasıdır, dinlenme yerleridir ve buluşma noktalarıdır. Günler geçer, gözler bir arkadaş bekler, kimseler yoktur. Mutlaka gelirler ama ne zaman? Umutlar biraz tükenmiştir, yollara araziye bakmalar azalmıştır ama Şevger arkadaş gözünü yoldan ayırmaz. Bilir mutlaka baharın uğrarlar. Geriye dönüşümüzü duymuşlardır, bizi arayacakları yer burasıdır. Bu nedenle geleceklerdir. Gerçekten öyle olur. Bir insan şekli uzaktan gözüne ilişir. Evet bu bir insandır. Heyecanlanır, fakat kontralar da olabilir. Bekler, yakınlaşanı tanımaya çalışır, gel artık evet, evet, evet. Bu Abbas arkadaştır. Alişer arkadaşın grubundandır ve buluşma gerçekleşmiştir.

Düzenlemeler olmuş Batıya geçmişti. Batıyı daha iyi tanıyordu. Orada işleri yürütecek gücü de kendinde buluyordu. 2001’de güneyden ilk gruplarla gelmeye başladı. İlk gelen grubun çoğunluğu batıya geçmişti. Sonbahar mevsiminde ulaştıklarından Batıya geçecek arkadaşlar ilk gruptan çıkarılmış ve gönderilmişti. O kış Şevger arkadaşla beraber kalırlar. Hepsi de yaklaşım ve yaşam boyutuyla Şevger arkadaştan hiç beklemedikleri kadar ilgi ve olumlu yaklaşım görmüşlerdi. Gülen komutan, gülen şakacı yoldaş. Gülüşünde yoldaşlık kokan, saygıdeğer, uzakdoğulu bakışlı arkadaş. Tüm arkadaşlardan takdir almıştı. Ne söylenebilirdi.... Dersim Kemalist entrikacılık, komploculuk ile çalkalanmış, olumsuz nam salmıştı. Şevger arkadaş hiç de öyle biri değildi. Şaşırmıştı.

Düşman bu süreçte batıya daha da yükleniyordu. Dersim’in batısı geri çekilmeden sonra meşru savunma güçlerinin bulunduğu son alan oluyordu. Koçgiri ve Karadeniz’deki güçlerimiz ‘99’da geri çekilmişlerdi. Düşman bu nedenle batıya ağırlık veriyordu. Fakat düşman istediğini alamadı.

2002’de Bawer arkadaşla aynı grupta güneye tekrar uzun yürüyüşe geçti. Bu yürüyüşte “Hiç bu kadar tehlike atlatmamıştım.” Diyecek arkadaşlar çıkacaktı. Ama Şevger arkadaş hep aynı moral ve güçle ilerliyordu. Güney, ideolojik moral alma, güç alma yeriydi, tekrardan gidiş ona heyecan veriyordu. Ve böylece tekrardan kuzeye, kopamadığı geri gelmek istiyordu. Bir çok arkadaşın şahadetine tanık olduğu, dilanlarına girdiği, ateşlerinde ısındığı dağlara tekrardan gelmek istiyordu. Özgürlüğün kokusunu bu dağlarda hissetmişti, ve özgürlüğü ancak bu dağlar getirebilirdi.

Tarih Eylül 2003, yer İran Kürdistan toprakları. Sabah beş civarlarında yeni savaşçılarla beraber yüksek bir tepeden aşağı doğru inen kayalıklı derecikten aşağı doğru iniyoruz. Mesafeli ve hızlı inmemiz gerekiyor. Öyle yapıyoruz. Sorun çıkmıyor.

Noktaya ulaşıyoruz. Noktada kuzeye yeniden 15 ağustos tarzı ilerleyişte bir grup daha yola çıkmış ve noktaya ulaşmıştı. Nöbetçileri vardı, sorduk Şevger arkadaşın grubuydu.

Yine uzun yürüyüşteydi. Mao’nunki gibi. Uzakdoğu bakışlı arkadaş hiç yorgun değildi. Dersim’e gidiyorlardı. Bu defa sorumluluk daha da büyümüştü. Heyecanlı ve kararlı görünüyordu. Öyleydi de. Kuzeye gidiş hele bir de Dersim olunca farklı bir duruş doğurmuştu arkadaşta.

Yanında ona eşlik eden bir rüzgar vardı. Bu o eski rüzgardı. Şevger arkadaşla hareket etmek, mutluluk veriyordu. Bu birliktelikten çok mutluydu.

Mutlaka ulaşacaktı... ulaşmalıydı... Mahir’in intikamı Dersim’de güçlü bir merşu savunma duruşuyla alınmalıydı... Alınacaktı...

Beyaz, soğuk bela. Beyaz, dondurucu düşman, her taraflarını sarmış ama vermiyor, adım attırmıyor, yerinden kıpırdatmıyor, diğer kan emici silahlı, kimyasal düşmanı bekliyor.

Güler yüzlü arkadaş gülüyor bu cellada. İnsanlığını kaybetmiyor, kar yavaş yavaş sıcak bir sıvı ile rengini değiştiriyor, kırmızı oluyor. Beyaz düşman kırmızı dost oluyor, güler yüzlü arkadaş bu beyaz celladı bile değiştirmişti.

Kınalı kekliğin sesini duyuyordu. Gözlerinin önüne Munzur’un sert sularında doğanın ılımıyla bir o yana, bir bu yana kayarak yüzen alabalık geldi. Karacanın ıslığını duydu. Dağların zirvesinde Aliboğazındaki dağ keçisini gördü. Ve ellerini tutanlar seninleyiz diyenler, onu yalnız bırakmayan yoldaşlarını!.

Kanlarını toprağa bırakmışlardı bahara ürün versin diye. Güzün atılan tohumlar daha çok ürün verirmiş. Daha bereketli olurmuş. Öyle yaptılar. Temizlenmiş pirupak olmuşlardı. Şevger arkadaş amacına ulaşmıştı.

Gülen arkadaşa biz de hep gülümse diyoruz.

Sizlerin ve Mahir yoldaşın intikamı alınacaktır.

Bu andımı gerçekleştirmek için güç topluyorum.

Yüreğimi sevgiyle dolduran arkadaşlar.

 

Doğan Şevger

 

Dersim’de yarım kalan işler vardı!..

 Dolu dolu yaşanan bir yaşam öyküsünü sınırlı sayıdaki sayfalara sığdırmak kimin haddine? Peki bir kitap kadar yazmakla bu iş çözülük mü? Bazı şeyler sadece hissedilir ve yaşanır ama yazıya dökmekle hep eksik kalır. Üstelik bu bir şehit ise, Yaşar Kemal de gelse, sonucu değiştiremez. Fakat gidenlerin ardından yazmak da biz geride kalanlara düştü. Hep eksik kalacağımızı bildiğimiz için bu anlar yaşamımızdaki en sancılı, en duygusal ve sorumluluğu agır kesitlerden biri olsa gerek.

Mardinli bir anadan doğmuştu Şevger (Halil ALÖKMEN) arkadaş. Yani her yanı tarih kokan, Kürtlük kokan bir yerdi. Anası acılarıyla emzirmişti onu, her Kürt kadınının yaptığı gibi. Kültürler mozaiği olan Mardin’de büyümenin hoş görüsünü edinmişti. Demek ki ilk erdem dersini buradan almıştı.

1990’lardan sonra kitle serhildanları ve gerilla hamleleri bakımından en fazla etkilenen alanlarımızdan birini de Mardin eyaletimiz olması nedeniyle Şevger arkadaş da derinden etkilenmiş olmalı ki, çok genç (15 yaşında) bir yaşta gerilla saflarına katıldı. 93’te Büyük Güney alanında kaldı, ardından da Serhat ve Dersim. 95 de dahil, geri kalan gerilla yaşamının çoğunu Dersim’de yaşadı. Sonrası kelimenin tam anlamıyla fırtınalı yıllar. Savaş tanrısının hükmünü icra ettiği yıllar. Üstelik ihanetçi işbirlikçi Zeki çizgisinin derin izler bıraktığı ve olanakların oldukça kıt olduğu Dersim coğrafyasında gerilla olmanın ne demek olduğun ancak orada yaşayanlar bilir. En extrem eyaletimiz olması özelliği ile yine Koçgiri ve Karadeniz eyaletlerini beslediği için düşman Dersim’i hep boğmayı hedeflemiş ve mücadelemizi kuzeyden başlayarak daraltmayı planladığından, sürekli çok kapsamlı saldırılara girişmiştir. Bir yandan düşmanın ağır yönelimleri, diğer taraftan ihanetçi işbirlikçi çizginin tahribatları ve her yanıyla sert bir coğrafyanın koşulları ile birlikte bir merminin dahi hesabının yapıldığı olanakların sınırlılığında Şevger arkadaş ikinci dersini öğrenecekti: Çelikten iradeli olmayı.

Yaşının onca gençliğine rağmen her türden zorluğu ikirciksiz göğüslemeyi öğrenecekti. Yüksek moral ve coşkusu görenlerin hafızasında kolayca silinmeyecek özelliği olacaktı. Daima neşeli ve yüzünde gülücükleri eksik olmazdı. Onun bu özelliği çevredekileri de etkilerdi. Olumsuzlardan olumlu bir yan bulmaksa Apoculuktan edinmiş olduğu özellik olsa gerek. Neşeli, coşkulu ve moralli olma mizacı maske değlidi ki yüzüne taksındı. O gerçekten de içinden geldiği için öyleydi. Yaşama yüklediği anlam geleceğe bakışı, onu hep böyle kılıyordu. Mücadelenin zorlukları ile yoğruluyor, gün geçtikçe çelikleşiyordu.

Deyimin tam anlamıyla, “Taş çatlasa” on yedisindeydi ilk görevini aldığında. Artık inisiyatifli harete ediyor, mangası ile göreve gidiyor ve pusuda düşman bekliyordu. Onun cesareti, eylemlerde gösterdiği performans ve görevler karşısındaki yoğun başarma çabası görenleri gıpta ettirecek düzeydeydi. 96 yılı içerisinde çok sayıda eyleme katılmış ve ortaya koyduğu pratik duruşla arkadaşların sevgisini kazanmış olması, Şevger arkadaşa komutanlıkta ilk basamağı, yani manga komutanlığını kazandırmıştı. 1997’ye ise, bir adım daha üstlere taşıyarak, takım komutanı olarak girecekti. Yaşının hala küçük olmasına karşın oldukça olgunlaşmış ve artık onu ciddi sorumluluklar bekliyordu. 97 Dersim eyaleti için tam bir direnme savaşıydı. Henüz koşullar gerilla için dezavantaj iken, düşman çok kapsamlı güçlerle yönelerek nisan ayı içerisinde yüze yakın şahadet yaşanmış ve bu durumun yarattığı sorunlar karşısında eyalet uzun bir süre sadece yeniden toparlanma mücadelesi vermişti. Eyaletin o ağır atmosferinde o yine olumlu bir yan bulmuş, en güzel eylemlerine o yıl imza koymuştu. Mevcut duruma nasıl karşılık verileceğini bizzat pratik çabassı ile göstermişti. O artık bir gerilla komutanıydı. Planlayan, örgütleyen, sevk idare eden ve savaştıran, yine en başta da uygulayandı. Onun komuta kişiliği çekirdekten ve emekle şekillendi. Zaten bu hareketin içerisinde büyümüştü. Savaşçısı ile birlikte hem eylemde, hek kazma kürek elinde, ya bir depo kazar ya sığınak ya da bir mevzi kazardı. Hangi çalışma varsa, kendisi bizzat en başta yer alırdı. Böylesine emekçi oluşu, onun yeterince sevilmesini sağlamıştı. Gerisi yürek ve bilinç işiydi. O da vardı zaten. Oldukça mütavazı oluşu, tanıyanların dikkatini çekecek kadar belirgindi. Daha yirmisindeyken bölük komutanı olması onu hiç de gerçekliğinden uzaklaştırmamıştı. O yaşta böyesine hızlı yükselişle kendisini kaybedenleri az mı gördük? Bunlar bir yana, aksine daha fazla sorumluluk duygusu ve bilinci gelişmişti.

Bütün bunların bir ödülü olmalıydı, o da 98’de geldi. 6. Kongre için Dersim’den hazırlanan grubun içinde o da vardı. Güney’de kongreye katıldıktan sonra Önderlik Sahası’na geçecekti. Ne kadar da çok istemişti Önderliği görmeyi. Nasıl birisiydi acaba? Yaşamını ve okuduklarını merak ediyordu her gerilla gibi. Çok heyecanlaşmıştı. Coşkusu ve temposu zirvede seyrediyordu. Katıldığından bu yana o büyük insanı hep merak etmişti. Dünyanın gündemindeki ve Kürtlerin gündelik yaşamlarının bir parçası olan ve sadece fotoğraflardan gördüğü o insan nasıl birisiydi? Yıllarca bunun hayali ile yaşadı. Ona doğru yürüyüşteydi ve şimdi çok yaklaşmıştı. Yol sürecinde ilk karşılaşmalarında nasıl davranacağını hesaplıyordu belki de. Önderliğine neler anlatacağını kafasında tasarlıyordu. Belki de hep dinlemeyi tercih edecekti. Herhalde o anı düşündükçe daha da sabırsızlanıyordu. O ilk karşılaşmanın bütün planlarını bütün ayrıntıları ile düşünürken, duyduğumuzda hepimizin vücudunu da soğutan bir sürpriz ile karşılaşacaktı. Henüz yoldayken, Önderliğin Roma’ya çıktığını öğrenecekti. İnsanın uzun yıllar taşıdığı hayallerine bu kadar yaklaşmışken, birden elinden uçup gitmesi nasıl bir duygudur acaba? İşte Şevger arkadaşın o anki duygularını asla öğrenemeyecektim. Bu da yeni bir durumdu. Ve böylece üçüncü dersini öğrenecekti: Bir militan her an her duruma hazırlıklı olmalı ve olayları metanetle karşılamalıydı.

6. Kongre’den sonra kutsal topraklara geri döndü. Dersim’den vazgeçmedi, vazgeçemezdi artık. Beynine yerleşmişti artık. Orada nice acılarını sevinçlerini bırakmıştı . Sırt sırta yattığı, aynı kefiyeyi veya bir sigarayı paylaştığı nice canları gömülüydü. Aynı patikaları arşınlamış, aynı çeşmelerden su içmişti. Aynı mangalarda uyumuş, aynı ocaklarda yemek pişirmiş, çay demlemişti. Şehit Diyar’ın çatışmya girdiği kış kampından geçerken, ağaçlardaki mermi izleri ve boş kovanlardan 41 şehidin anısı hep yeniden canlanırdı düşünde. Hala her gittiği noktada eski mekaplar ve ezilmiş demlikler, tencereler buluyordu. Her seferinde bu manzaralar şehitlerin anılarını canlı tutmaya yetiyordu. İşte bunlara yakın olmak, Şevger arkadaşa huzur ve güç veriyordu. Bu yüzden oradan kopamıyordu. Kafaya koymuştu, eğer ölünecekse orada ölünmeliydi.

Henüz Güney’deyken Önderliğin esareti gerçekleşmişti. Elbette o da bundan ciddi etkilenmişti.Ama kendisi için gerekli olan dersi çıkarmasını da bilmişti. Dersim’e yürüyüşüne devam edecekti. Genel yapımız daha bu travmanın şokunu atlatamamışken, geri çekilme kararı verilmişti. Deyim yerindeyse, tam bir zelzele anı. Kimin ne yaptığı ve ne yapacağı bilinmezken, moralsizlik ve kırılmaların üst düzeyde seyrettiği bir anda yola çıkan grupların yoğunca şahadetler yaşaması da cabasıydı. Beyinlerdeki fırtınaların etkisiyle yaşanan şiddetli dalgalanmaların ve savrulmaların merkezi yerlerinden birine ulaşmıştı artık. Şevger arkadaş Bingöl’deydi ve geri çekilme talimatına ikirciksiz uyacaktı. Biraz buruktu içi. O çok sevdiği Dersim dağlarına ulaşamamıştı, ama olsundu, kararlıydı. Naslı olsa bir daha gelecekti. Güney için hareket edip Amed’e ulaştığında, daha vahim bir manzara ile karşılaştı. Koçgiri, Karadeniz, Dersim, Erzurum ve Amed güçlerinden yığılmalar olmuştu burada. Kurye ve erzak sıkıntısı, yine düşman operasyonları Güney’e geçişleri engelliyordu. Bu kadar Amed’de üstlenmesi de imha anlamına gelirdi. Zaten kış da kapıdaydı. Yapılan yoğun tartışmalar sonucu, bir bölüğün Dersim’e geri gönderilmesi kararlaştırılmış ve Şevger arkadaşın sorumluluğuna verilmişti. Şimdi yapacakları çok daha ağırlaşmıştı. Devrimciler zor günlerin adamıdır sözü herhalde böylesi anlar için söylenmiş olsa gerek. Coğrafyanın önemli bir kesimi kar altında ve hareket imkanları oldukça sınırlanmışken ve Dersim güçleri de üstlenmelerine çekilmiş, üstelik hiçbir hazırlık yokken Dersim’de tabiat koşullarında tasfiye olmak işten bile değil. Düşman yönelimleri ve sürecin getirdiği sıkıntılar da cabasıydı.

Şevger arkadaş ilk defa yalnız kalıyordu. Şimdi bütün yeteneklerini ve edinmiş olduğu tecrübeleri kullanmalıydı. Ne yapıp edip bu 22  canı bahara sağlam çıkarıp, partiye teslim etmeliydi. Kuzeyde bir kış kampına sorumluluk yapmak için basiretli olmak kadar, mangal gibi bir yüreğe sahip olmayı da gerektiriyor. Düşmanın sınırsız teknik kullanımın karşın, gücü çatışmalara sokmadan, iyi bir eğitime, pratik sürece hazırlamak herkesin harcı değlidir. Düşman hareketlerini izleyerek, zaman zaman yer değiştirme ve çeşitli taktikler uygulayarak yine yanıltmalarla gücü sağ salim bahara çıkarmayı başarmıştı. Herhalde ilk defa bu kadar olumsuz koşullarla mücadele ediyordu. Öyle sanıyorum ki o yıl, yaşadığı en ağır yıl olsa gerek. Ama o çok sevdiği Dersim dağlarına kavuşmanın sevinci her şeyi bastırmaya yetmişti bile. “Artık kaygılanmaya gerek yok, bu dağlar bu halk bizi korur” diyordu. Bu zor koşullardan başarıyla çıkması kendisine yeterli bir deneyim ve güven kazandırmıştı. Öyle ki, artık o savaş içeriside yetişegelmiş, sınanmış ve başarısı tescil edilmiş bir komutandı. Önderliği her koşul altında takip etmeyi esas aldı. İlkesel yaklaşması, en boğucu atmosferde bile sağlam bir pozisyonda kalmasını sağlamıştı.

2002 yılının sonlarına doğru Dersim’den ayrılan Şevger arkadaş Güney’de yeni süreçte eğitimden geçmek üzere bir grup arkadaşla Xınere alanına ulaşmıştı. Burada ideolojik eğitimden geçtikten sonra, bir de Kandil’de akademide askeri eğitim aldı. Bu sahalarda da kısa sürede mütevazılığı, coşkusu ve morali ile dikkat çekmiş ve eğitimde gösterdiği performansla iyi bir profil çizmiş ve umut vaat eden bir pozisyonu yakalamıştı. Bu yoğunlaşmalar soncu 2003 sonbahasında üçüncü kez Dersim için bir grupla yola koyuldu. Söylemesi dile kolay Güney’den Dersim’e yol almak. Buradasi inanç ve kararlılık yeterince açık değil mi? Şimdi daha iyi anlıyorum bu hareketin böyle komutanlara ne kadar ihtiyacının olduğunu.

Ama bu kez olmadı işte Şevger yoldaş! Görülmesi gereken yarım kalmış işler vardı. Daha Güney’deyken Mahir’in Batman’da şehit düştüğünü şehit düştüğünü öğrenmişti. Munzur da Tokat’ta kervana katılmıştı. Henüz yoldayken Hüseyin’in de Ordu’da şehit düştüğünü öğrenecekti. Dedim ya, yarım kalan işler vardı. Kış da kapıdaydı hani. Ama yine de gitmesi gerekiyordu. Biz Güney’de kalan eski silah arkadaşlarınız olarak yüreğimiz hep sizlerleydi. Dersim’e her çıkan grupla, aynı heyecanı yaşadık. Kulağımız kirişte hep tetikteydik. Sağlam ulaşabilecek miydiniz? Ve duyduğumuzda hep ürperdiğimiz, vücudumuzu soğutan o spikerlerin donuk sesinden aldık haberi. “Bingöl’ün kırsal kesiminde, teröristler ile güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada 15 terörist ….” Anladık anlamasına, ama kabullenemedik. Böyle gidilmemeliydi. Şimdi biz Dersim halkına ne diyeceğiz? O halkla öylesine bütünleşmiştin ki, hele Hozat’a bir süre uğramasaydın hep sorarlardı. Biz o zaman “Başka alandadır yakında gelecek” diyorduk. Peki ya şimdi? Elbette Bingöl de ülkemizin bir parçası ama, o çok sevdiğin Dersim’e ulaşmaman, yarım kalan bir iştir.  Öyle ya ailen de sana hasretti. 15 yaşında evden ayrılan yaşar, şimdi 26’sında bir delikanlıydı. Ve o zamandan bu yana görmemişlerdi. Naaşını almaları, teselli olmaları için belki de iyi oldu. Ama seni Dersim’de yoldaşlarının yanına koyamamak bize ağır geliyor işte.

Hani sözleşmiştik, Dersim’de buluşacaktık. Poşe’deki çeşmenin başında zilfet yapacaktık. Ayranını na Safsaltık’tan getirecektik. Üstelik Dersim’den yoldaşların senden yeni haberler ve yeni gelişmeleri öğreneceklerdi. Neyse ki beni teselli eden tek şey, son nefesini verirken, “Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin, hoş gelmiş sefa gelmiş” dediğini hissediyorum.

Bu satırları yazarken, o kadar çok anı zihnimde canlandı ki, bir film şeridi gibi hepsini yeniden izledim. Bu kısa ömre bu kadar şeyi nasıl sığdırabilmiştin? Gidenlerin ardından yazmanın ne kadar güç olduğunu bir daha yaşadım. Ve zaten ben bir şey yazmadım, sadece Şevger arkadaşın kim olduğuna dair kısa bir not düştüm.

Başta Dersim halkı olmak üzere, tüm Kürdistanlılar ve silah arkadaşlarınız sizleri unutmayacak ve hep anacaklar. Sizlerden güç almayı her zaman bileceğiz. Başkan Apo’nun en sadık takipçileri olarak sizler her zaman yaşam gerekçemiz olacaksınız. Şevger, Mahir, Metin, Munzur, Hüseyin, Server ve adını sayamadığım 2003 şehitlerinin anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

Devrimci selam ve saygılar

Dersim’den silah arkadaşları

 

ŞEVGER ARKADAŞIN ŞEHİTLER ÜZERİNE YAZISI

Gerilla yaşam felsefesini küçük bir zaman dilimi içerisinde yaşamak Napolyon’un dediği gibi “büyüklük gülünçlük arasındaki yakın ve çok uzun bir sereci ifade eder”  bizim de gece yakılan ateş ile beraber sabahın serin esen rüzgarı ile birlikte coşkulu ve kendinden emin bir yürüyüş ile tüm başarıların kaynağı olan şehitlerimize selama durmak gibi bir duyguya daha tanık olduk. Onları anarken bizden kopan ve her zaman bizimle yaşayanh ve yaşayacak olan şehitlerimizin kutsal mekanları olan kalbimizin en ücra derinliklerinde saklayacağımızın sözünü yeniliyoruz. Yeni dönemin görevlerini başarıyla ratikleştirmenin heyecanı içerisinde olan kadro yapısı ile yaşamakta bizim için ayrı bir anlam ifade ediyor. Çekilen resimler güzel bir rengi ortaya çıkarırken başarının da sembol niteliği taşıması dilekleriyle her zaman başarının sahibi olmalarını diliyorum.

 Devrimci selam ve saygılar

Şevger Murat

28 mayıs 2003

 

GÜNEŞE ULAŞMAK

Koşar adım özgürlüğe giden

Ayak izleri çocuğun

Kırılan zincirlerin mutluluğunu yaşayan

Dileklerin ahenkli göz yaşları

Fırtınalı geceleri nefessiz aşkını

 Soluyan yürek

Süveydanın içinde

Keskin soğukluğuyla

Geceyi kesen kılıç edasıyla güneşe ulaşmak

Uçurumları atlamak sessiz ve selamlı

Özgürlüğü içmek

4 nisanda yürümek

sonra bir daha yürümek inadına

karanlığa öfkeli

ülkemin bebek gülüşlü asi gençleri

ardında filizlenir özgürlük!

Tutuşur toprak, küllenir boy verir

Zafere doğru

Olacaksa yeniden doğuş insanca yaşamak

dağlarda dağlarda

şehit Şevger

 

 

 

ŞEHİT ŞEVGER ARKADAŞIN ZİLAN ARKADAŞ ÜZERİNE YAZISI

 

Bu gün 30 Haziran bu günün Kürt halkı için anlamı büyük olan Zeynep Kınacı yoldaşın şahsında fedai ruhun toplumsallaşmasında ve özgürlüğe yol gösterici olan büyük yaşam eyleminin yeniden hatırlatılması ve canlı tutulması gereken bir andır.

Böylesi bir günü anarken insanın aklına insan oğlunun yaşam tarihi boyunca peşinde koştuğu ve bunun uğrunda nice zamanlarda ve nice canların kendi toplumları başta olmak üzere tüm insanlık değerleri için vazgeçilmez olan özgürlüğün elde edilmesinde canlarını hesapsız, çıkarsız ve en güçlü bir fedai ruhla ortaya nasıl ve ne tür bir yaşam aşkıyla pratikleştirmek istedikleri tarza Zilan gerçeğinde görmemiz mümkün.

Zilan bir kadın, ancak düşünülen, kimliği elinden alınan yok sayılan, diri diri toprağa gömülen kadının binlerce yıllık özlemlerini bir ağıt, bir türküdür Zilan yoldaşın eylemi. Tanrıça zihniyetini ya da onun yüreğinden kopan bir parça ve kurtuluşun kadının şahsında gerçekleşeceğini sembolize eden bir ruhtur. Onun yaşam anlayışında sığan yaşam sevdası aşk yüklü bombalarıyla halk dilinde palavra meydanı olarak bilinen Cumhuriyet meydanına girmesi kadının kendi cinsine sahiplenmesi  ve kendini tanımasına büyük vurgu yapmıştı. Kendisini böylesi bir mücadele sahasına çeken sesin nereden ve kimden geldiğini belki de arıyordu. Ya da gerçekten onu kendisine doğru çağıran kutsallığın yolunu aydınlatan ve karanlığı parçalayar sade ve kimseyi incitmeyen özgürlük yüklü bilincini aşkla yıkayıp bombalarının içine yerleştirerek anlatmaya gelen Tanrıça anamızın kendisi olmaz mıydı. Olabilirdi!

İşte Zilan böyle bir mücadele saflarında en ön cephede silah kuşanmış ve cenge durmuştu. Bu ülkede herkes cenge duramazdı. Cenge durmanın bir diğer adı da sevgisiyle, yüreğiyle, yaklaşımıyla, cesaretiyle, ruhuyla ve yaşam aşkıyla savaş tarzıyla ve son söz olarak da yoldaşlarına sunduğu başarı dileklerinin yanında onlara doyasıya sarılarak her zaman onların yanında olduğunu söylemekti.  Zilan yoldaşın, yoldaşlığında eylemi kadar yüce ve dopdoluydu. O bir karıncayı incitmeyecek kadar narin, ve ince ruhluydu. Sanki yürüyüşünde konuşmasında, ilişkilerinde doğaya bakışında anlamaya çalışan kırmayan daimi bir güler yüz ve tartışmalarında mütevazılığı en dikkat çekici yanıydı. Zilan hiçbir zaman fiziki zorlanmadı, çünkü insan bedeni duygu yüklüdür. Onun duyguları her zaman güçlüydü. Çünkü bu duygular Apocu felsefeyle mayalanmış, filizlenmeye yüz tutmuş olan özgürlük fidanıydı.

Bu güne geldiğimizde zilan gerçekliği Başkan apo’ya cevap olan ve onu pratikleştiren en öncü kadın ve militan olması, birey olarak da yaşadığımız geriliklerden kurtulmamanın vicdani hesabını her zamankinden daha fazla ve güçlü  bir özeleştiri ile vermemiz ve Mahsum Kormaz akademisi öğrencileri olarak pratiğe yönelmemizin gerektiği açıktır. Birey olarak zilan’la yaşadım ancak onun ruhunun derinlikleriyle yaşamda yetersiz kaldığımı bir itiraf olarak belirtmek istiyorum. Mücadele içerisindeki duruşumu her zaman sorgulayacak bir yanım olarak göreceğim Zilanı.

Devrimci selam ve saygılar

Şevger Murat

30 Haziran 2003

 

 

ŞEVGER ARK. GRUBU ÜZERİNE

YENİ DOĞUŞLARIN ANALARINA!

YÜRÜYÜŞÇÜLERİN ARDINDAN.......

Hangi zaman dilimini ele alırsak alalım kendi gerçeğimizden kaçamayacağımızın bilincine bir kez daha varıyorum. Bunun en önemli örneğini yaşamın kendisinden görmek mümkün. Bizde yaşamın anlamı biraz da gerçeğimizin en önemli ifadesidir. Çünkü gerçeğimiz yaşamın kendisidir. Ve biz bu gerçekle kendimizi var etmeyi başardık.

İnsan için tarif edilmezlerin en büyüğü zamanın sınırsızlığına gizlenmiş gerçeklerdir, bunun anlamıdır ve ardındaki bilinçli eylemidir. Bilimin doğruları yaşanmış gerçeklerin belki de somutlaşmış en basit ifadesidir. Ve günümüzde yaşanılanlara çok sınırlı bir tanım getirmektedir. Bu tanımda ne kadar gerçeğimizi ifade ediyor o da meçhuldür. Eylemi en zor tanımlananlar listesinde yer alan bir halkın çocuklarıyız. O yüzden yürüyüşümüz oldukça gizemli ve patikalara gizlenmiş izlerin kaybolmaya yüz tutmasını hatırlatıyor. Ardından yağan bahar yağmurları ayak izlerini hafif dokunuşlarla silkeleyip kaybolmaya yüz tutmasına yol açıyor gibisinden.

İzlenmesi gereken izleri gündüz güzüyle bile izlemek oldukça zor. Oysa biz gecelerin alaca karanlığında yol almaya çalışan serüvencilerin ardından yürüyoruz. Yüreğimizi güneş doğdu doğacağın alaca karanlığında saklayanlardanız. Bağrını açmış doğuşun yeniliğini görkemli ele almaya çalışanlardanız. Karış karış, adım adım yürüyenlerdeniz ülkemin derinliklerini. Ve derinliklerden de derin yüreklere tanıklık edenleriz.

Hiçbir yerde ülkem kadar mevsimlerin karıştığına tanıklık edilmemiştir herhalde. Baharında dökülen yapraklar ve sonbaharda açılan filizleri bilirsiniz ülkemde. Kışında bile kendini unutturmayan gök görültüsü yaşamın belki de ayrılmaz bir parçası oluyor.

Yanlış anlamayın bunu sadece doğal zenginliklerin, güzelliklerin varlığı için ifade etmiyorum. İnsanı da aynı doğanın bir parçası ve bunu derinliğine hissederek yaşayanlardandır. Bahar yağmurları gibidir ülkemin insanları, duyguları sellere karışıp akar. Bir kış kadar haşin ve sert ve sonbahar kadar solgundur. Yazın en kavurucu sıcaklığını ruhunun derinliklerinde hisseder ve sürekli susamışlığını haykırır ülkemin insanı.

Doğuş sancıları ne kadar zor olur, ızdırapları ne kadar derin olur sizler kadar bilen yoktur herhalde. Doğuşun ardından doğana yakılan ağıt her halde yakılan en yürek paralayıcı ağıt olsa gerek. Yüreğin en derin köşesini tırnaklarınla kazısan aynı acıyı hissedebilir misin bilmem ama öyle bir acı olsa gerek. Belki de yaşanılanların yanında böyle bir acı hafif kalır. “Tarifsiz acılar” kavramı her halde böyle anlar için kullanılmıştır.

Bilirsiniz “tarifsizliği”, anlatmak, tanımlamak istersin ama ne ad koyacağını bilemezsin. Bilinmezlik boğazında düğümlenir, patlarcasına sıkıştırır yüreğini ama bir türlü tarifini bulamazsın. Bulamadıkların avuçlarını terletir, yumruklarını sıkıştırır o an. Yumruğunu kendinde patlatmak istersin tarifsizliğin derinliklerinde.

İsyancılığın kaynağını hep aradım ama bundan başka bir kaynak bulamadım. İsyanlarımız ve ardından gelen ağıtlarımız tekrarlana gelen tarifsiz acıların yeniden mayalanmasının sonucu olsa gerek. Doğana yakılan bu ağıt en temel maya oldu yürüyüşümüz için.

 Baharları gökkuşağında gizli renk cümbüşünü izlemişsinizdir. En güzel renklerin ahenkli ritmi herkesi dilana kaldırır. Newrozları kutlama törenlerine dönüşür. Bu törenlerin başında sizleri görüyorum halaylarınızı tilililer eşliğindi çekerken. Bu içten çekilen tilililerin ne anlama geldiğini sizin kadar bilecek değilim ama ağıdın isyan yüklü, direniş yüklü haykırışı olduğunun da farkındayım. Ruhunuzun gizli kalmış köşesindeki ağıtların isyana dönüşmüş ifadesi olsa gerek. Asi, hırçın, meydan okuyan bir ninni ezgisinde çekersiniz halaylarda tililileri.

Bilirim bugün ilkbahar değil. Belki de sonbaharın son günlerinden biridir. Yapraklar sararmaya yüz tutmuş, parça parça düşüyor toprağa. Otlar solmuş, etraflar karbeyazlara bürünmüş. Patikalar görünmez olmuş. Bunun farkındasınız. Benim silüetim birinizin gözünde canlanıyor olsa gerek. Hep bahar yüzlü görürsünüzdür, biraz da çocuksu. Yanımdakinin silüeti bir başkanızın gözünde canlanıyordur. Ve bir diğerimizin silüeti bir başkanızın gözlerinde tanımlanamaz farklı görüntülerle canlanıyordur. Bu görüntüler bir sonbahar karesinde birleşiyor. Ve bir ağıda dönüşüyor tarif edilmezlikler içerisinde. Tanınmaz parçalarımız toprağa karışmış, yüz hatlarımız belirsizdir bugün.

Sizi bugün daha çok anlamaya çalışıyorum, hepimiz anlamaya çalışıyoruz. Sonbaharın solgun yapraklarının döküldüğü bir zamanda bahar çiçeklerinin daha tomurcuklanmaya zaman bulamadan toprağa düşmesinin acı vericiliğini anlıyoruz. Neden diye en fazla soruları böyle zamanlarda sormuşsunuz kendi kendinize ve halen de soruyorsunuzdur. Oysa birde bizim gözümüzle dünyaya baksanız nasıl olur, belki de yaşanılanlar daha anlaşılır.

 Kuşkusuz en son söz geçirilecek yer ana yüreğidir. Ama olsun son bir kez sözümüzü dinleyecek zamanınız olsun. Belki bir parça da olsa ana yüreğine tesir edebilir. Bizler belki böyle bir sonbahar gününde en fazla düşmeyi istemeyen, baharı yaratmaya çalışan kişilerdendik. Ve baharın daha güçlü tomurcuklanmaya başlayacak çiçeklerini serperek, tarif edilmez yalnızlıkların yoldaşı olmak için yol alanlardandık. Yüreğimizin atışını yeryüzünün en derinliklerinde ki volkanik atışlar dahi bastıramazdı. Çünkü yüreğimizi evrenin ruhunun gizemine bağışlamıştık, daha güçlü dünyaların yaratılması için. Tanrısal yalnızlığa bir nebze olsun yakınlaşmak ve bir yudum yoldaş olmak için. Belki de bir parça yükünü paylaşırdık yaşam savaşçısının. İşte böyle bir yürüyüşte iken talihsizlikler bizi bırakmadı. Kuşkusuz talihsizlik derken yanlış anlamayın. Kendimizi kadere teslim etmemiştik, bir toplumun kaderini belirleme savaşını yürütenlerdendik. Ve halen bunu yürütüyoruz. Ama sizleri zorlayan ve bizlerin ise hiç kabul etmediği, belki de yaşam savaşçısının duyduğunda neden böyle diyerek  bize öfkeleneceği bu durumu izah etmek oldukça zor. Olsun, ülkemin topraklarında bahar tomurcuklarına kanımızdan bir damla su taşımış olduk. Baharın filizler daha güçlü yeşerecek. Ve bizlerin bir parça ruhu onlarla bu savaşta yer alacak. Bu savaşı daha bir canla yürütecek. Ve anlamlı kılacak. Karların varlığına aldırmayın, yüreğimizin çağlayanlar gibi aktığını görmüşsünüzdür. Topraklar bile sıcaklığına şaşırdılar.

Ve sizler bizleri en canlı halimizle bağrınıza basma hakkına her zamankinden daha fazla sahipsiniz. Ama biz bugün toprak anayı her bir parçamızla sardık ve kanımızla suladık. Özgürlüklerin bedeli ve sizlerle daha güçlü buluşmanın koşullarını yaratmak içindir.

Sanmayın sizlerden kaçtık. Sizlerden uzaklaştık. Sizlere hasretle sarılmamak içindi. Tam tersine bizi toprak ananın bağrına bırakışınız, bizi daha candan kucaklaşmanız oldu. Bunu unutmayın baharda düştüğümüz yerde, kan damlalarımızın aktığı her yerde bizden bir parça yeşerecek. Çiçekler bizim adlarımıza filizlenecek. Ve biz işte o zaman toprak ananın bağrına daha bir gümülmüş olacak ve biraz daha rahat uyuyacağız.

Yanı başımda 15 yoldaşımla aynı anda toprakla buluşmanın başka bir anlamı olmasa gerek. Bunu toprağa kendimizi usulca bırakırken bizden ayrılan her bir damla kanın sıcaklığıyla söylüyor ve bunun sıcaklığıyla sizleri kucaklıyoruz. Kendimizi on binleri kucaklayan asli anamızın, toprak ananın kucağına bırakıyoruz.

 

Bingöl Karlıova’da şehit düşen 16 arkadaşın anısına

Silah Arkadaşı
  

Geri <<< | >>> İleri

 
HPG (Halk Savunma Güçleri) Resmi Sitesidir.
HPG-BİM tarafından yapılmıştır.
HPG Online © 2003 - 2006 Tüm hakları saklıdır.