|
 |
Kod Adı: SERVER
Adı Soyadı: NURETTİN DOĞRU
Doğum Tarihi-Yeri:
1977 / MALAZGİRT MUŞ
Anne-Baba Adı:
ŞEHRİBAN – MEHMET
Katılım Tarihi:
1997 / BALKANLAR
Şahadet Tarihi:
19 KASIM BİNGÖL
KIZILAĞAÇ |
 |
|
Geri
<<< |
>>> İleri
YARIM KALMIŞ YÜRÜYÜŞLERİN ARDINDAN...
Kürdistan’ın unutulmaya yüz tutmuş, kendini kaderine teslim
etmiş küçücük köylerinden birinde dünyaya geldi Server heval.
Zamanın dışında yaşayan ve zamanla ilgili olmayan belki de en
ender yerlerden bir köy. Doğayla oldukça iç içe ve doğayla iç
içe olduğu kadar genel gelişmelerden kopuk kendi halinde bir
köy.
Kürdistan’ın tüm renklerini en ince ayrıntılarına kadar
yaşamasına rağmen Kürdistan adına bir şey yaşamayan köylerden
biri. Baharları rengarenk açan çiçekleri belki bunun en somut
ifadesi olmaktaydı. Arazisinin derinliklerinde görülebilen en
çarpıcı güzelliklerden biri ise açılan çiçeklerin her şeye inat
kendisini hatırlatmasıydı. Hem kendisi hem de kendisini
unutturmaya çalışanlara inat yukarıları sapsarı çiçeklerle
bezenirken aşağı tarafları kıpkırmızı lalelerle tarlalar boyu
süslenirdi. Buna doğanın kendi doğal rengi olan yeşillikte
eklenince “doğanın doğal bölücülüğü” ortaya çıkıyordu.
“Bölücülüğün coğrafik güzelliği” bambaşka olurdu. Hele
kendisinden kaçan ve kaderine teslim olmuş bir dünyada her şeye
inat bu gelişiyorsa bir başka anlam taşır.
Server heval bu neslin insanlarından biri olarak doğdu.
Gerçektende Kürdistan’a ait olan bir kültürü derinliğine yaşayan
bir ortamdı. Yaşamın her bir anında Kürt motifleri göze
çarpıyordu. Kürtçe dışında dil bilen insanların sayısı parmakla
sayılabilirdi. Ki onlarında ne kadar bildikleri meçhuldü. Çat
pat Türkçe konuşmalar dışında, ki oda kendilerince Kürtçe
bilmeyen yabancı bir misafirleri geldikleri zaman konuşulurdu ve
bu durum lüks olurdu, genelde Kürtçe konuşulurdu. Ninniler
Kürtçe söylenirdi. Çocuklar Kürtçe ezgilerle büyütülürdü.
Küçücük bir teybin içinde çalan bir kaç kasetten başka bir şey
bulamazdın. Oda o coğrafyanın hamuruyla yoğrulmuş ve belki de
hep kaçtığı tarihinden süzülmüş, yaşanmış trajedilerin en iyi
ifadesi olan dengbej kasetlerinden başkası değildi. Akşamın
serinliğinde Erivan Radyosundan Kawis Ağanın sesi duyulduğunda
işini gücünü bırakıp gelmeyen yoktu. Günlük yaşamlarına renk
katan içten ezgisi belki de unutulmuşluklarını onlara
hatırlatırdı. Bunun hüznünü herkesin gözlerinden okumak
mümkündü. Her bir dengbejin sözü onların bir parça yaşamının
sözcülüğünü yapardı. Dilsizliklerine dil oluverirdi. Siyabend u
Xece’nin ağıdın da yeniden Sipanı keşfeder, Geliye Zilanı en iyi
dengbejlerin kılamlarında yad ederlerdi.
Bu ortamda büyüyen her insan gibi Server hevalde oldukça
etkilenmişti. Kürt kültürünü edinme, onun motifleriyle yaşama
gerçeği kendisini onun şahsında da gösteriyordu. Bu durum
yaşamının bütün ayrıntılarına siniyor ve geleceğe ilişkin
arayışlarının ne olacağının ip uçlarını veriyordu.
Köy ortamı kültürel olarak Kürde ait olanı yaşamasına rağmen
Kürde ait düşünmekten oldukça uzaktı. Yaşamda mücadelesizliğin
felsefesi oldukça hakimdi. Bunun için kaybolmuş bir ülke içinde
bile kendisini görünmez kılma çabaları oldukça gelişmişti.
Kimseye karışmayan ve kimsenin de kendilerine karışmasını
istemeyen bir haldeydiler.
Köyün küçük olmasından dolayı okul yoktu. Okul okumak isteyen
köyün çocukları bunun için komşu köye gitmek zorundaydılar.
Server hevalde ilkokulu dördüncü sınıfa kadar kendi yaşıtlarıyla
birlikte komşu köyde okudu. Köyde okulun açılması ardından kalan
kısmını köyde okuduktan sonra ortaokulu bir başka köyde yatılı
okulda okudu. Liseyi Van Muradiye’de okuduktan sonra
üniversiteye başladı.
Kimlik arayışı her insanda olduğu gibi Server heval de de erken
yaşlarda başlamıştı. Çalkantılı bir toplumun bireyinin kimliksiz
kalması kadar yıpratıcı bir durumun olmadığını belki de en
derinden hissedenlerdendi. Onun için arayışları her zaman sürdü.
Anlamaya çalıştı. Dini tanıma ve onu belki de en iyi bir şekilde
yaşama çabası oldu. Sorgulama gücünün gelişmesiyle birlikte
yaşamında özgürlük hareketinden yana tercih yapması belki de en
fazla beklenen bir durumdu. Ve öyle de oldu.
Üniversiteyi Amed’te okumaya başladı. Burada kendisiyle birlikte
ulusal gerçekliği daha iyi tanıma ve yaşadıklarına anlam vermeye
başladı. Mücadelenin ilk melodilerini burada dinledi. Tercihini
burada yapan Server hevalin bundan sonraki yaşamı bu tercih
ekseninde kendisini yaşamsallaştırma çabasıyla geçti.
Yaşamını anlamlı kılmaya çalışma çabası oldukça fazlaydı. Bunu
sorgulama, öğrenme ve öğrendiklerini derinliğine yaşamaya
çalışmasıyla hemen hissettiren biriydi. Okul yıllarında oldukça
çalışkan ve başarılı bir öğrenciydi. Zekiydi. Her zaman ve her
işte ilkler arasında yer alma çabası oldukça fazlaydı. Bir işi
yapacaksam en iyisini yapmalıyım ve bu konuda kendimi kabul
ettirmeliyim yaklaşımı onda çok belirgindi. Ve bunların yanında
en temel özelliği de yaşamla ilgili olmasıydı. Güzellikleri,
arayışları kadar insana ait olan kaygıları, sevinçleri, üzüntü
ve tasaları da derinden yaşayanlardandı.
Bu arayışları onu özgürlük dağlarına ulaştırdı. Ve dağlarda
bunun mücadelesini daha güçlü vermeye çalıştı.
Zorlu geçen süreçlerin ardından yeniden uzun bir yürüyüşe
çıktığında karşılaşmıştık. Aradan yıllar geçmişti. Ve çok şey
değişmişti bir birimizi görmeyeli. Zamansız ve beklenmedik bir
karşılaşma olmuştu. Kısa sürdü. Çok şey konuşmak isteyip hiç bir
şey konuşamayan insanların ruh haliyle bir sonraki gün görüşmek
üzere bir birimizden vedalaşmadan ayrıldık. Veda; uzun zaman
görüşmemenin ifadesi olarak ruhumuzun derinliklerine işlemiş bir
kavram. Oysa bizim görüşmemiz tamamlanmamış, yarım
kalmışlıkların gölgesinde bir andı... ve tamamlanması gereken
bir görüşme... onun için vedalaşmadan ayrılmıştık. Belki de
insanların, dilini en fazla çözmekte zorlandıkları noktalardan
biri yaşamında hep yarım kalan ve hiç bir zaman tamamlanmayacak
olan noktalardır. Tamamlanması gerektiğinin çok iyi farkındadır.
Ama bir türlü tamamlanamayacağını da bilir. Bu onun ruhunun
derinliklerine bir boşluk olarak siner. Tıpkı sinemada film
izleyen birinin filmi izlerken kaçırdığı ve bir daha hiç bir
zaman izleyemeyeceği film karesini andırmaktadır. Duygu
dünyasında, düşünce dünyasında ve her şeyden önemlisi ruhunun
derinliklerinde bu boşluğu her zaman hissedersindir. Bu insanda
tarifsiz acıların yaşanmasına yol açar. Her zaman bir acı
hissedersin, yaşamın bir anında boğulur gibi olursun,
yumruklarını sıkar tüm acılara ve belki de yaşamdaki her şeye
isyan etmek istersin. Ama acının ne kaynağını bulursun nede
nereden kaynaklı olduğunu fark edersin. Ama bu acıyı hep
hissedersin. Bu acı ve yarım kalmış kareler bizim yaşam ve savaş
gerçekliğimiz içerisinde sonuna kadar insana ait olan
gerçeklerdir.
Kuşkusuz heval Server savaş gerçekliğinin çok iyi farkındaydı.
Ve bunu bilerek yürüyüşe çıkanlardandı. Yaşamda boşluğunu
hissettiği kareleri eylemiyle güçlü bir şekilde doldurmaya
çalışanlardandı. Ve eyleminin gerekliliklerini yerine getirmeye
çalışanlardandı. Karşılaşmamızın her anına damgasını vuran bu
gerçeklikti. Oldukça zorlu geçeceğini bildiği bir yolculuğa bu
temelde bir giriş yapıyordu. Yanındaki yoldaşlarıyla birlikte
çok şey başarabileceklerine inanıyorlardı. Ve başarmak için
hazırlık yapıyorlardı. Verdikleri sözler vardı ve sözlerini
gerçekleştirmeye gidiyorlardı...
Verilen sözler... ve tamamlanması gereken yolculuklar...
sonuçlandırılması gereken eylem... insan için daha güzelin
başlangıçları olurken. ansızın kesilen yollar ve umulmadık
şahadetlerin acısı da bir o kadar büyük olur. Hem sözlerini
gerçekleştirme yürüyüşünde olanlar için hem de ardından sevinçli
haberleri bekleyenler için. İşte bu yürüyüşçülerin ardından
duyduğumuz şahadet haberlerinin etkisi de aynı etkiyi yarattı.
19 Kasım 2003 günü Bingöl Karlıova’da 16 yoldaşıyla birlikte
özgürlük mücadelesinin şehitler kervanına katıldı Server heval.
16 insan ile... 16 devrimci ve 16 özge can ile... tamamlanması
gereken, yarım kalmış yürüyüşler ve verilmiş sözler... ansızın
toprağın bağrına düşmek ve toprağı derinliğine hissetmek. Bu
gerçeklik mücadelemizin temel bir parçası olmasına rağmen hiç
bir zaman kabul etmedik. Ne bu şahadetleri... ne de şahadetler
ardından verilen zamansız haberleri...
Zamansız haberlere alışkınız. Çünkü zamansızlıklar içerisinde en
değerli insanlarımızı yitirdik. Belki de en değerli evlatlarını
yitiren bir halkın yüreğinden çıkıp dağlara geldik. Tarihte bu
kadar değerli kadrosunu, en gelişkin insanlarını bir mücadele
içerisinde yitiren başka bir halk var mı bilinmez ama bu bizim
günü birlik gerçeğimiz haline geldi. Zorlanmalarımızın özü,
kabullenmediğimiz bu olsa gerek. Yüreğimizin derinliklerinde
kabaran isyanların kaynağı bu olsa gerek.
Mücadelemizin ağırlığının çok iyi farkındayız. Hele sizin gibi
değerli evlatlarını yitirmiş bir halk gerçekliği içerisinde
yürütülen bir mücadelenin ağırlığı bir o kadar fazla olur. Ki
bunu size layık yoldaşlar olmak için yürütüyorsak bu daha
anlamlı ve daha da ağırlaştırır yükümüzü. İdeallerimiz bizi aynı
nokta da buluşturdu ve savaştırıyor. Tamamlanması gereken
mücadele anılarınızın gereği olan bizim mücadelemizdir. Yarım
kalmış yürüyüşleriniz belki de en fazla bizlerin tamamlaması
gereken bir yürüyüştür. Yaratılması gereken dünyanın en fazla
yaratma emeğini bizler vermeliyiz. Çünkü hem ideallerimizin
gerçekleşmesi hem de sizden devraldığımız borcumuzun ödenmesi
olacaktır. Borcumuzu ancak böyle bir dünya yaratarak
ödeyebiliriz. Hiç bir zaman unutmayacağız bunu. Onurlu ve
verilen emeklere layık insan olmanın gereği bunu emrediyor.
Bizler bu emir doğrultusunda yürümeyi sonuna kadar esas
alacağız.
Ve siz yoldaşlar ve sen Server yoldaş... karbeyaz coğrafya
savaşımızın bir rengi oldu. Olsun. İsyan etmeyeceğiz yine.
Yüreklerimizin tüm kabarmalarına rağmen yine de isyan
etmeyeceğiz. Varsın analar sizleri bağrına basamamanın
gözyaşlarını döksün. Lanetler yağdırsın bu kaderi yaratanlara.
Ama biz yine isyan etmeyeceğiz. Neden diye hiç bir zaman
sormayın. Nedenini bizde bilmiyoruz. Bildiğimiz ve anlamını
çözdüğümüz nokta ise sizlerle bir parçamızın da toprağa
düştüğüdür. Ve bir parça daha toprak anaya yakınlaştığımızdır.
Umut olarak yeşermemize bir adım daha yaklaşmamızdır. Sizleri ve
kendimizden birer parçayı toprağa bırakıyoruz. Ve sizleri ve
kendimizden bir parçayı dağlarımızın sıcaklığında savaşımızda
yaşatıyoruz. İnsanlık onurunu görkemli bir şekilde korumanın
savaşında.
Evet insan olarak kendimizi var etmenin savaşında en sade ve
gerçekçi insanlığınıza saygının bir gereği olarak var olacağız.
Sizleri de bu onurla bağrımıza saklıyor, insanlığınızdan bir
parça gelecek nesillere taşıyabilmenin mücadele sözünü
veriyoruz. Bu değerlerimizi ve en başta sizleri yaratanların
çizgisinde yürümenin sözünü bir kez daha veriyoruz.
Kabarıyor yüreğim
Bir isyan tomurcuğu gibi
Son bahar yapraklarının sararmasıyla...
Yarım kalmışlıkların bıraktığı sıcak izlerle
Sonsuzluğa doğru akıyorum
Sıcacık ve usulca...
Kendimi bırakıyorum derinliklerine
Özlemini duyduğum ülkemin
Yıldızlarının kırpıştığı gecelerinde
Yanı başımda bir yoldaşım
Belirsiz bir siluet gibi duruyor
Ve yanı başında biri daha
Ve bir diğer köşede paramparça olmuş ben
Kanım ne kadar usulca akıyor derinliklere
Oysa ne güçlü kaynardı kanım
Delikanlıydı yüreğim...
Bütün bunlar
Kar beyazında tutulmak için miydi...
Olsun son baharı da güzel ülkemin
Sararmış yaprakları
Ve yalnızlığını hissettiren karları da...
Kendimi kollarının arasına bırakıyorum
Baharına ulaştır beni
Kışların fırtınalarında yapayalnız bırakma
Yeterince arındım saf beyazlığında...
Newroz ateşinin sıcaklığıyla erit
Donmuş kanımı...
Usulca erit...
Ve ardından hiç bir iz bırakmadan
* *
Ardın sıra başladı yürüyüşümüz...
Kim bilir belki de
Zamana hükmetmenin diğer adı oluyor...
Zamansız değil...
Her şeyin belki de tam zamanıdır.
Karlı zamanlara denk düşse de
Olsun biz tercih ettik zamanını
Ve biz yürüdük bu yolda...
... ve yürüyüşümüz
Başka yere değil
Başladığımız yere doğru...
Bir yerde nokta konulsa da
Bitti zannetmeyin...
Bir kere başladı yürüyüşümüz
Ve durmayacak
Ardın sıra bahar gelene
Çiçekler renklerinden korkmadan
Ülkemde açana dek
Sürecek yürüyüşümüz
Sonbaharın dökülen yaprakları
Ve karlı dağların soğuğuna rağmen...
********
ARAYIŞÇI
Bir arayışçıydı Server arkadaş. İlk arayışı İslamla gelişmişti.
Bir düzey yakalamasına rağmen, içindeki arayış hırsı onu içten
içe kemiriyordu. Ne olursa olsun arayışını sonuçlandırması
gerektiği bilinciyle bıkmadan, usanmadan devam ediyordu.
Nurettin okula da da arayışlarını sürdürdü. Okudukça
aydınlanıyor, aydınlandıkça arayış içerisine giriyordu. Ne
İngilizce’yi öğrenmek ne de bilgisayar kullanmak az bir şey bile
olmasa arayışlarına cevap olmuyordu. Yani kafası çok
çalışıyordu. Dayısı ondaki bu özü görerek arayışlarını ancak
PKK’de bulabileceğini, onu da ikna ederek tanıştırmıştı. Kısa
bir zamanda buna inanarak ve ardından koşar adımlarla partiye
katılım kararını vermiş ve bu kararla her gerillanın
ulaşamadığı, hayalini kurduğu Başkan APO ile buluşma, tanışma,
bütünleşme onuruna ulaşmıştır. Parti Merkez Okulunda bir devre
kaldıktan sonra devreyle kendisini ideolojik, politik olarak
donatarak içindeki Dersim özlemini gidermek için ateşini
söndürmek için yola koyulmuştu. Önderliğin son öğrencisi olarak
ülkeye yöneliyordu.
Kısa bir eğitimden sonra Metina’ya pratiğe çıkmıştı. Burada
kalması her ne kadar onu üzüyor olsa bile içindeki ateşi
söndüremiyordu bu üzüntü. Bu ateşin sıcaklığıyla, kararlılığıyla
’99 yazında Dersim’e özlemine kavuşmak için yola koyuldu. Sınır
taşlarına basarak güneye veda ederken Dersim’e merhaba diyerek
geçti. Bu sevinci çok fazla yaşamadı, yalnızca Gabar’a kadar
ancak gelebildi. Başkan APO’nun 2 ağustos geri çekilme kararı
üzerine gruplar oldukları yerlerde durdurulmuştu. Umudunu hiç
yitirmeden Gabar’da kalmaya razı olmuştu. Ne de olsa Gabar
Dersim’e biraz daha yakındı. Ona yakın olmak, ona haz veriyor ve
bir gün umudunu gerçekleştirmek için kendisini
pratikleştiriyordu.
Üç yıla yakın bir zaman Gabar’da, İdil, Cizre, Mişare
alanlarında cephe çalışmalarını yürüttü. Birikimini halka
taşırmaya çalışıyordu. Bilinç düzeyi örgütsel refleksleriyle
örnek alınan bir arkadaştı. Eyalet gücünün yenilenmesi sonucu
2001 sonunda Kandil’e HPG anakarargahına yoğunlaşmak için
çekilmişti. Şehit İsmail kuzey kampında üç aylık yoğunlaşmadan
sonra zayıf olan askeri yanını tamamlamak için MKA Akademisine
geçti. Kendinde komutanlaştırmayı, savaş bilincini, taktiğini,
disiplinini yaratarak pratik sahaya geçti. Grupların kuzeye
yönelmeleri içindeki ateşi daha da alevlendirmişti. Bu ateşini
karar, ısrar ve dayatmaya dönüştürerek kabul ettirerek gruplara
katılmıştı. Onun en son Dersim gruplarının içinde gece yarısı
gördüğümde Dersim sevincini, özlemini o gece karanlığında
gözlerindeki ışıldayışta görebildim, etkilendim. Ben pratikten
gelmenin üzüntüsünü yaşarken, o ise pratiğe çıkma sevincini
yaşıyordu. Bu sevincini benimle paylaşması hem moral vermişti.
O, yılların içinde başladığı özlemini, yaşadığı Dersim’e
Munzur’a yönelme adımlarını atıyordu.
Attığı her adım, içindeki ateşe bir odun gibi atılıyor, ateşini
gürleştiriyordu. Önce Serhat, Serhat’tan sonra Erzurum’a
yetişmek umudunun gerçekleşmesinin ifadesi oluyordu. Bingöl’de
İsmaillerin ve daha nice kahramanımızın yerinde kızıl haçta
İsmaillere ve kendisine yaraşan bir kahramanlıkla bizlere
dayatılan pişmanlık yasasına yanıt olabilen kahraman duruşuyla
çatışmada meçhul askerler arasına Zilanların, Şiyarların
yanlarına tacını giyerek gitti. Dersim’i görmedi, içindeki ateş
her ne kadar söndürülmek istense de onu yoldaşlarının
gözbebeklerinde, yüreklerine, oradan Munzurlara taşırmaya
çalışmış, ve başarmıştı. Kendi özlemini her ne kadar yaşamamış
olsa bile onun yoldaşlarının yaşaması için ona son nefesinde de
moral vererek korumaya kalkmıştı Server Ari arkadaş.
*********
Kendisine sorulup düzeltilecek
İnsan yığınlarının biriktiği, yaşamın kirletildiği, insanın
onursuzlaştırıldığı, bunalımın karanlığında hafif bir ışık
sızıyordu kalbine. Çekiyordu ışıktaki gizem. Sanal dünyada
gerçekler idealler dünyasına durak durak her iki benliği ile
kaldırımları patikaya, apartmanları tepelere, insanları
gerillalara dönüşmüş bir halde yürürken kendini Munzur’un
enginliğinde, asilikle donanmış bir özgürlük militanı olarak
gördü. Yanındaki insanları yalandan dolandan uzak, neşeli,
coşkulu, bütün maddi yaşam değerlerinden uzak bir sevdalılar
yığını içerisinde bulmuştu. Neye sevdalıydılar bunlar? Güneşin,
ateşin, ideallerin, özgürlüğün, kadın güzelliğinin, aşkın
arayışçılarıydılar bunlar. Ben kimim? Ne arıyorum burada? Neden
geldim derken, sorusuna cevap bulmaya çalıştığı sırada bir anda
martı sesleri ile kendine gelmiş, kendisini kordon boyunda bir
boşlukta oturur bulmuştu.
Uçuyordu sevinçten, mutluluktan adeta bir kuş gibi uçağın içinde
uçarken. Birazdan inecek, birazdan hep televizyonlarda
gazetelerde gördüğü bir çocuğun ilk duyduğu, ilk öğrendiği,
milyonların haykırdığı, bir çocuğun sevindiği, bir ananın umudu,
yaşam kaynağı, Kürtlerin güneş bellediği, onu hep farklı ve
insan dışı bir deha olarak hayalini kurduğu, çocukluk
hayallerine ihanet etmeyen, bütün sevdalıların sevdalısı ile
buluşacaktı. Birden onu karşısında görünce şoka uğramış, donup
kalmıştı. Ona o kadar yakındı. Dokunabiliyor, konuşuyor, yemek
yiyor ve bu ona inanılmaz geliyordu. Bir hayalini daha
gerçekleştirmişti. Onunla top oynamak, ondan yana olmak, onun
öğrencisi militanı olma onuruna ulaşmıştı. Bu sevinçle kendisini
bir başka hissediyordu. Onun yanında kendinde hep aradığı yanı
bulmuştu. Gittikçe kendisini tamamlıyordu. Bir ayağı daha
kalıyordu kendini tamamlamasının. Gerilla! Onun sıcak savaşı
dağlar, dağlarda onur kazandıran silah, o silahı onurlu
kullanacak onurlu mekanlar, Munzurlara ulaşmak kalıyordu.
Her zaman olgun, gülümser yüzü ve gülen gözleriyle hatırlarım.
Bakışlarında bir çekim gücü vardı. Gülümser, gözlerinin
parlaklığı ile samimiyetini çok rahat ifade ediyordu. Kimi
insanlar var ki, iyi veya kötü şu veya bu olumlu olumsuz
özellikleri ile parmakla gösterilir ya, o da derinliği, örgütü
tanıması, refleksleri ile parmakla gösterilirdi. Askeri savaş
yönü başta yetersizdi. Fakat savaştan korkmuyordu. Parmakla
gösterilen insanlar arasında parmakla gösterilmek, onun
omuzlarına ağır yükler bindiriyordu. Entellektüel bir düzeyi
vardı. Bunu örgüt çıkarları temelinde kullanma, çaba ve
isteminin yaşama yansımasından cephe biriminin başına
verilmişti. Halkın içerisinde de kısa bir zaman içerisinde
kendisini kabul ettirmişti. Çok uzak alanlarda olmamıza rağmen,
ondan haber alıyordum. Örgütten uzaklaşma yoktu onda. Telefonla
konuşurken bile resmiydi. Örgütten uzaklığı yansıtmıyordu
karşısındakine. Herhangi bir toplantıda bir soruna bir anlayışa
tavır koyarken, herkes ardına baktığında, arkasındakiler
arasında Server var mı yok mu diye bakardı. Bir anlamda tavır ve
tutumlarımızda bizim için güçtü. Onunla daha iyi tavır
koyabiliyor ve o her şeyi ile insana güven veriyordu.
Enginlikler denizinde bir ada, güzellikler dünyasında bir mekan,
özgürlük abidesi, sevdalıların buluştuğu, yiğitlerin, yiğit
insan, büyük kahraman komutanımız Agit’in yuvası Gabar. Ova bir
bütün yeşile boyanmış, vadilerde coşkun pınarlar, yamaçlarda
rengarenk çiçekler açmış, zirvelerde hoşçakal demeden güneşin
kızıllığına dayanamayan karlar durmadan erirlerdi gözlerimizin
önünde. Onunla her sabah ağaç tomurcuklarının açık açmadığına
bakardık. Bu bakışlarda kardan nefret eder olmuştuk. Her bir
metresinin daha erimesi bizi biraz daha sevindiriyordu. Karlar
kabusa dönüşürken, yapraklar yeni bahar intikam saldırılarını
ödenmesi gereken borç zamanının geldiğini ifade ediyordu
Gabar’da. Gabar Server’le bir başka güzelleşiyordu. Her
Gabar’dan ovaya iniş ve halkla bütünleşmeden ne kadar moral
alıyor olsak da, Gabar’dan arkadaşlardan uzaklaştığımız için de
üzüntü duyuyorduk. Burada bizim için önemli olan: Ayrılıklarımız
büyük buluşmalar içindi. Zaten bahar operasyonunda içimizdeki
kini, öfkeyi, nefreti düşmana kusarcasına boşaltmış ve bir çocuk
sevinci ile Server Cizre’ye, ben ise Batman’a yürüdüm.
Cizre! Dillere destan. Berivan’ın serhıldanların öncüsü uzun bir
aradan sonra onun yetenekleriyle yeniden açılmaya başlamıştı.
Bizler tarafından sevildiği kadar, halk tarafından da
seviliyordu. Çünkü gülümseyişi espirisi, samimiyeti, anlayışı,
ölçüleri, ilkeleri, refleksleri, yaşama katılımı, halkın
hizmetçisi, Agit’in komutasında bir savaşçı olma istemini
yansıtıyor ve çevresini etkiliyordu.
Sığınaklar! Harabeler yığınında harabe. Firavun piramidinde
mezar. Rahatça oturamıyor, uzanamıyor, yazın sıcak bunaltıcı
havasız; kışın nemli, dondurucu soğuk. Karınca, fare, yılan ve
akrep yuvalarıdır yaşamımızın aydınlandığı sığınak, sığınaklar.
Bütün bunlara rağmen o ise bunlar yokmuş gibi davranıyor, bütün
onlarla oyun oynuyor, farelere tuzak kuruyor, karıncalara yem
bırakıyordu. Her şeyimize ortaktı fareler. Yemeklerimize,
kitaplarımıza, battaniyelere, hatta kulağımızdaki kulaklığı
kesip yerken Server fareyi yakalamış, idama mahkum etmişti.
Sığınakta her zaman gazete kitap okur, okudukları üzerine
tartışma olurdu. Müthiş bir aydınlanma istemi vardı. Birey
olarak kendisini yaratmak istiyordu. Kendisini yaratarak
özgürlüğü bir ideal olmaktan çıkarıp yaşanılır kılıyordu. Çok
iyi bir satranç ustasıydı. Onu yenen kimseyi görmedim. Akademide
öğrenmişti satrancı. Satrançtaki kafasını savaşlarda
kullanabilseydi, çok iyi bir komutan olabilirdi. Üç yıla yakın
bir süre kaldıktan sonra Gabar’a, Mardin’e bütün güzelliklere ve
sığınaklara hoşçakal …… …….. ……. …… …… … …. ….. …. …. Şehit
İsmail kampında açlık yoğunlaşmasından sonra, eğitim ve sosyal
aktivitelerde öncülüğüyle Mahsum Korkmaz Akademisi’ne gitmişti.
Savunmalarla erken bütünleşmesi, onun gelişim düzeyini
belirliyordu. Devrede başarılı bir duruşu vardı. Başarıyla
takımı tam olarak Şehit Ayhan taburuna gitmişti. Orada Şehit
Ayhan’ın intikamını almaya bir adım daha atmıştı. Sürecin
gelişimi ile en büyük hayali olan Munzurlarda gerillacılık yapma
imkanı doğmuş, bu imkan büyük bir kararla gerçekleşmişti.
Gitmeden önce bir gece yarı hayranlığında onu yolda görmüştüm.
Dersim’e gitme sürecini gözlerinden okuyabilmiştim. Onun o
sevinci benim bunalımımı bir an olsa bile ortadan kaldırmıştır.
O hayalini gerçekleştirmeye gidiyordu, bense uzaklaşıyordum ve
zamanı da daha vardı.
Kerê Deryaya coşkun bir dere misali yol alıyorduk. Coşkun dere
misali okyanuslara bir göl olup olabilecek mi diye düşünüyordum.
Ya insan okyanusa düşmüş olabilir miydi? Denizler daha da
kararmasın, nefessiz kalmasın diye damlalar gibi gerillalara
sevdalılar olarak yürüyorlardı Dersim’e doğru. Munzur’un
doruklarına ovalardan dağ memleketine, ilkin dağlarda kokladığı
ve mendilinde kuruttuğu çiçekleri avuçlarında rüzgara bırakarak
doğanın dengesini sağlamaya çalışıyordu. Belki de o rüzgarla
savrulan çiçekler Munzur’un doruklarına yayılıp geçecekti.
Bitecekti hasret. Bu toprağa düşen hasret eski kökünde boy
verecekti.
Yürüyorlardı ay boyunca. Ay ışığı onların ardında, onları
izlercesine yürüyorlardı. Sırtlarında çanta, kollarında silah,
kalplerinde umudu zaferle taçlandırma inanç ve kararlılığıyla
çok yakınlaşmışlardı Dersim’e, Munzurlara. Aşkının aşkına,
özleminin özlemine, hasretinin hasretini gidermeye az bir mesafe
kalmıştı. Onu kızarmış namlulardan fırlayan, yaşamdan azrailce
intikam alan mermilerin gencecik narin bedenine saplanacağı ve
umudun umut olmasını engelleyecek olan çakalların onu beklediği,
gözlerindeki ışığı, kalbindeki ateşi kıskananların özlemine,
sevdasına, hasretine tepki duyanların insanlıktan çıkmış halleri
ve yuvalarından fırlamış kanlı gözleriyle onu Zilan’ın,
Zeynep’in, Besê’nin yanına göndereceklerini ne o biliyordu ne de
ben. Bingöl’de Kızılağaç’ta veda etmeden kapamadan gözlerini,
bütün çirkinliklere inat, gitti Server. O da binlercesi gibi
anılarını bize bırakarak, yarım bıraktıklarını bize devrederek
ve bizler için onu yaşatma sözüyle yeni mücadele gerekçeleri
yaratarak güneşe yol alan kervanlara katıldı.
Devrimci selam ve saygılar
Silah Arkadaşı