| Main Menu |
|---|
| Anasayfa |
| Şehitlerimiz |
| Şehitler Albümü |
| Şehit Künyeleri |
|
2003 ŞEHİTLERİ YENİ DÖNEMDE APOCU RUHUN MEŞRU SAVUNMA ÇİZGİSİNDEKİ TEZAHÜRÜDÜR! |
Habur suyuna karışmış uçsuz, bucaksız ovaların nadide çiçeklerinin tohumlarına can veren soylu insan gerçekliği Nemrut (Kenan Fırat) yoldaşın anısına
Büyük ve soylu insanları yazarak tanımlamanın imkansız olduğu biliniyor. Ama, bu insanların yaşam tarzına ulaşarak ve onların yaşama bakış açıları, olayları yorumlama ve çözüm üretme yaklaşımları, zamanın kendi akış seyri içindeki zamanı doğru yakalamış ve buna uygun soylu tavrı sergileme olan insanların, bir bütün olarak yaşam tarzı ve felsefelerini yansıtma, onlara karşı doğru bir öğrenci olmayı başaranlar yapabilirler. İşte bu soylu duruşların sahibi olan Ş. Nemrut (Kenan Fırat) yoldaşın yaşamını büyük bir anlam bütünlüğü içinde ve halkının öncü militanı olarak ve buna göre yaşamak gerektiğinde yaşamayı, ölmek gerektiğinde ölmeyi, derinlikli olarak çözmüş bir insandı. Uluslar arası komplonun Önderliğimizin ve örgütümüzün üzerine en vahşiane geldiği 1999 yılında, artık savaşın eski tarzda düşmana yanıt vermenin çok zor olduğu açıktı. Buna karşın tarihimizin büyük kahramanları olan Kemal Pir’lerin, Mazlum Doğan’ların, Hayri Durmaş’ların ve de Zilan’ların büyük fedai ruhunu özümsemek ve bunun çizgisinde kendini doğru gerçekleştirmek gerekiyordu. Yani fedailik kurumunun öncü kadrolara ihtiyacı vardı. İşte bu büyük gerçeklik içinde anlamını kavramaya çalışmak, Ş. Nemrut gerçekliğini doğru anlama çabası içine girmiş oluruz. Yaşamda öncü, pratiğinde öncü gerçekliği, 1999 yılında Önderliğe ve örgüte karşı olan saldırıların pervasızlığı, her geçen gün ortaya çıkmaya devam ediyordu. Gün be gün dünyanın efendileri olarak kendilerini gören sömürgeci emperyalist güç olan ABD öncülüklü uluslar arası komplo, insanlığın soylu değerlerinin temsili olan Önderliğimize karşı geliştirmiş olduğu 15 Şubat komplosu ve bunun yaratmış olduğu atmosfer, halkın durumu ve Türkiye’deki faşist şovenizmin en üst safhaya çıktığı bu gerçeklik karşısında çok net ve kararlı duruşuyla, bir grup arkadaşın 15 Şubat komplosuna karşı hemen yanıt vermesi gerekiyordu. İşte bu yanıtı vermek için Nemrut ve Gulan arkadaşlar, en ön saflarda felsefik olarak en büyük yaşam olan fedailik eylemini yapmaya gidiyor ve bu noktada insanlığın erdemlilik gerçek öncülüğü açığa çıkmaktadır. Eylem yapmaya gitmiş bir arkadaş motive olmuş, hedefe kilitlenmiş ve çok sınırlı olan iletişim koşullarını ve örgütten uzaklık gerçeği, göz önünde bulundurulduğunda ve örgüt geri çekilme talimatı verdiği gibi, Nemrut arkadaş örgüte ulaşabilmek için, elinden geleni yapıyor ve örgüte ulaşıyor. İşte burada ölmek gerektiğinde ölen, yaşaması gerektiğinde yaşayan militan gerçekliğinin ilkeleri konuşmaktadır. Yani, Şehit Nemrut gerçekliğini bir çok yaşam gerçekliğinde araştırmak, incelemek ve de onu doğru özümsemek ve ona layık olmak Ş. Nemrut’u kapsamlı tanımaktan ve anlamaktan geçer. Hiç unutmam, Önderliğin AİHM’e sunduğu savunmalar ilk geldiğinde, tartışmalarımızda gerçekten insan Şehit Nemrut’taki anlama çabasını üst safhalarda görebiliyordu ve yöneticilik noktasında klasik komuta tarzından ziyade, öncü komuta tarzını uyguluyordu. Gerçekten, bu örgütte gördüğüm profesyonel askerlerden biriydi ve bu askeri profesyonellik, askeri disiplin, yaşam kaide ve kurallarda kendi denetiminde veya eğitim verdiği arkadaşları, profesyonel asker yapma çabasının altındaki nedenler, Önderliğin günümüz mücadelelerinde profesyonel asker olmadan, mücadelenin çok zorlanacağı tespitini esas alıyordu ve profesyonel asker ve yetkin, yani çok yönlü militan yaratma çabası çok büyük saygınlık duyulmasına ve sevilmesinin nedenlerindendir. Bu militan gerçekliğinden hareketle, ülkenin en zorlu sahaları olan Kuzey sahasında mücadele etmek için öneri yapar. Arkadaşlar, kendisiyle konuşur, kendisinin belli rahatsızlıklarından dolayı, Güney veya farklı sahalarda kalmasını isterler. Fakat Nemrut arkadaşın kendisine biçtiği misyon çok farklıdır. O, en zorlu sahaların, en kızgın süreçlerin militan kadrosu olmanın gereklerini çok iyi bilmektedir ve buna denk bir coşku ve sevinç içini kaplar. Çünkü ülkede, en çok gitmek istediği Botan sahasına düzenlemesi olmuştur ve artık kendisini ve kendisiyle birlikte olan arkadaşları uygun bir askeri eğitime tabi tutarak, hazır hale getirir. Artık gün gelip çatmış, ayrılık vakti gelmiştir. O, yoldaşlarına son anlamlı bakışı yaparak, “zafer neyi gerektiriyorsa, o yapılacaktır” der gibidir. Bir zaman sonra arkadaşlar, Nemrut arkadaşın, Habur suyundan geçerken, şehit düştüğünü söylediler. Artık Nemrut yoldaş da, büyük şehitler kervanının bir neferiydi.
Sen şimdi Habur suyuna karışmış Dağlarda, ovalarda gezensin Sen şimdi, Nadide çiçeklerin tohumlarına Can verensin Sen şimdi, güneşin dergahında Semaha dönenlerdensin Sen şimdi, Ortadoğu Halklar Birliği İçin zafer yeminimizsin…
******
BEYAZ DAMLANIN İHANETİ
Kış aman vermiyordu. Sesiz odaların kireç kaplamasına işlemişti kamp yerleri. Beyaz; oysa barışın ve kardeşliin simgesi, umut müjdelenir beyazın iiçinde, gözünün görebildiği kadar uzaklar bembeyaz, doa kabuğuna çekilmiş kendi halinde bir asi, şenliklerin gününü bekliyor. Yani baharı ve doğa anada yaşayan tüm canlılarda, aynı kükunetle buz ruhunu yaşıyorlardı. Birbirini kovalayan günler güneşe yakınlaşmanın umuduyla müjdeliyordu baharın sevincini ve ertelenen umutlar baharla yeşerecekti. Baharla beraber tüm bu zorluklar bitecek, renga renk kelebek yeşil doğa ile buluşacaktı. Kimi baharla olgunlaşan buğday başakların seyrine dalıp, ve sığınacak bir gölge arayacaklar. Kimi kara kış günlerin yarattığı yorgunluğu atmak için ve güneşle dolan hpasretliği gidermek için kumsalda tatil yapmayı tadacaklardı. Yani anlayacağımız gülümsüyen baharda her birimizini farlı hesabı vardı. Ve bu farklılıklarda paylaştığımız bir dünya, hepimizin dünyası. Baharın merhama gülüşü; tabiat ananın bayramlıklarını giymesiyle çöküyordu tüm güzelliker üzerinize. Sokak aralarındaki cıvıl cıvıl çocuk sesleri, oyun kavgalır, körebeler ve gelecek hayallerini süsleyen evcilik oyunları ve yağmur altında ıslanmaya aldırış etmeyen gençlik duyguları. Hırçınlaşan ırmaklar ve kabaran denizler. Bahar doğanın en bereketli mevsimi, insan belleklerine işlenen anıların sahibidir. Her halkta farklı bir nüveyi canlandırır gülümseyen güneş. Analar çiğdem toplayıp taç yapar gleinlik çağındaki kızlarına, tandır başlarındaki masal sohbeteri, başyka bir kışın rafına kaldırılır. İş ve güç zamanıdır, emeçi halkımın bahar vakti. İşlenen her toprak karışına teri damlar, nasırları çukur oymuştur kürek sapına, renk değiştirmiştir kepi, vurulan her çapanın çekilişinde, sökülürdü ayrık otları, onlar ezelden beri düşmandı hamaratlı toprağın duruşuna ve böylece öten her horoz sesiyle beraber herkes hırçın dalga sadeliğinde yalardı kıyısını emeğin. Onların yüreğinde yani halkımın yüreğinde farklı bir kare vardı, dizgilenmeyen, solmayan, halkıma umut biriktiren onlarda, yaşıyordu halkım gibi baharla buluşmanın sevincini. Soğuk ve uzun kış günlerinde kendilerini olgunlaştırıp, iştah açan birer meyve gibi bıraktılar kendilerini hayat sofrasına gülümseyen her baharın ardında farklı hayallerle adımlıyorlardı boyu aşan beyaz patikaları ve her göz göze geldiklerinde güneşle durup bakışırlardı tereddüt etmeden, çünkü onlar soylu güneşe laik olabilmenin çabasındaydılar. Ne analarından masal dinlemiş, ne de niniler eşliğinde uykulara dalmışlardı. Oturup pencerenin kenarına lapa lapa kar tanelerin eşliğinide dünümüşlerdi hayalallerinin umuduna kavuşma özlemine. Ve bu özlemle koyuldular yollara,. Kendilerine ait bir yürekleri vardı. Ve bu yüreklerinin manzarasına işlemişlerdi. Umudun ve sevdanın yaratıcısı, büyük insanın suretini, dağasını, penceresini ve her güneş doğduğunda pencerelerinini perdelerini çekmeden, kumral dağın ardında kaybolana değin bakışacaklardı. Ve kıvrılan patikalarının mola aralarına sızıyordu sıcak sohbetlerin kavuşma secinci. Kavuşacaklardı, Habur'un çığlıklı sesi adım attıkça yakınlaşıyordu, yankılanıyordu kulaklarında. Durgun kışın hıncını alıyordu Habur, bereketli yağmur damlaları ile taşmıştı yatağında. Dağ kıvrımlarının engelsiz yatağnıda bir yılan asiliğinde kıvrılarak dökülüyordu ve akıp gidiyordu zamansız mekanlara. Geçit xvermiyordu baharın baş döndüücü güzelliği ile sarhoş olan dereler. Ve Habur sakin derelerin buluşmasıyla hırçınlaştıkça hırçınaştı. Kızmıştı, belki de kış boyunca kimseinin onu ziyaret ememesine. Bu öfkeyle kabarıp bakıyordu, zamana umut tazeleyen çocuklara, intikam alma duygusuyan bırakmıştı kendini Habur. Belkide teslim olmuştu, belki de teslimiyite değildi bu. Sadece kan emek için bir vampirlik havası. Sabırsızdı Habur, bir an önce beyaz göz perdesini kızıl kanla kaplamak istiyordu. Yani kan istiyordu. Habur'un bu asiliğine kin ve öfkesine kardeşleri de bir anlam verememişlerdi. Çaresiz ve şaşkın bakışlarla süzmüşlerdi Haburu. Onu bu kadar kızdıran sebep neydi? Kendi ülkesinin bağrına tohum serpme umuduyla Habur'u adımlayan çocuklarına kalleşlik neydi? Tüm dere ve akarsular düşünüp taşındılar ama cevapsız kalmıştı tüm soruları. Niyeydi? Bu nereden geliyordu, bu can alma sevdası. Annesine babasına yani Dicle-Fırat da haber salmışlardı kardeşlerin. Tüm çığlıklar birbirine fısıldıyordu. Yanlış yoldaki Habur'un ihanet sevdasını. Can almayı kafasına koyan Habur'un önüne engel değildi bütün çığlıklar. Bir kere kafasına koymuştu Habur can alacaktı can ve diğerlerine sadece seyretme kalacaktı. Sevdanın, umudun ve tutkunu olanlar yani onlar güneşe ulaşmayı yar eyleyenler tüm olacaklardan habersiz ve Habur'un namertliğinden habersizce yol alıyorlardı. Uzun uzun kıvrılan patikalardan Habur kıyılarına, cennet mezopotamya topraklarını yakan ve kirletenlerden hesap soracaktı. Çiçekli namlular yaşanan acıların ve ızdırapların dindirilmesine cevap olacaklardı. Buunn için haırlanmışlardı. Tarihin yüzüne bakmak için yüreğin pak olmayıydı. Kaygıların yalnızca aik olmaya hizmetti. Ne ölümle r ne de zorluklar baş eğmez direnişçiliğine yenik düşecekti. Anlamsızlıklar anlam içinde saklı bir gerçekti. Anlam içinde saklıdır. Ani yürte. Bunu ne kadar anlayabilirsen, anlamlandırabilirsin güzellikeri. Suyun berraklığına damlayan her kirli su farklı bir anlamın doğayla savaşın gerçekliğini kavratır insanoğluna. Bi bardakta hayat bulur bir bardakta ölürsün. İki kaşın arasındaki damarlardan gelip gidiyor yaşam. Yaşamları anlamandıran, ölümle tokalaşıp sırt çevirmektir. Yani ölümü anlamlandıramaktır. O ulaşmadaki duruşuyla, yaşama birçtiği değerle,kutsal kılmıştı ölümü. Ve ulaştılar Habur'a önce uzanıp bandırarak dudakları doyasıya içtiler Habur'un suyundan ve ardından sıralanıp geçeceklerdi başka diyarlara. Oysa zaman o an durdu. Ve çarkına engeldi pas tutmuş tarih. Azrail ölüm maskesi ile beyaz yelli atına binmiş Habur'un içinde dört nala koşuyordu. Bir an önce kurbanına sarılmak istiyordu. Bazen kararsızlık içinde durup yavaşlıyordu. Kin dalgaları, karasız bir duruşla "yanlış yapıyorum" kuşkusu takılmıyor değildi aklına ve sonra yine kin duyguları kabarıyor, delicesine koşturuyordu atını. Artık zaman işlemeye başladı. Kararını vermişti Habur. Tüm canlılar birazdan kopacakfırtınayı, Habur'un ihanettini seyretmek için doldurmuşlardı boş koltukları. Özgürlük savaşçıları kararlı adımlarla yürüyorlardı Habur'un üstüne üstüne. Vakit çarpışma anıydı. Duellocular, özgürlük savaşçılarıyla çılgın Habur'du. Birisi sonsuza kadar lanetliliğiyle unutulmayacaktı. Özgürlük fedaileri ise onurlu mücadeleleriyle nakşedilecekti yüreklere. Sessizliği yırtan fırtınayla çaktı zaman. Beyaz yeleli at durdu, kanlı ceng çığlık çığlığına başladı. Tabiat sustu. Öylecesine kapadı gözlerini, yüreği bunu kaldırabilir miydi? Bülbüller ötmedi, ormanın rengi bezi soldu. Hepsinin gözü kulağı ceng sonrası ana kilitlendi. Ve bir yüreği daha böylece yıldızlar kervanına nakşettik. Şehit Nerut yoldaş, azgın Habur sularnıda özgürlük kulaçlarını attı. Ve her kulacın beraklığında yoldaşlarına devretti sevdasını, onun hamaratlı gülüşü belleklerde yeşerip ona açılan kapının kilidi olacaktı. Ve her anıldınğıda Habur'un adı şehit Nemrut yoldaşın sevda rüzgarı ie burkulacak yüreklerimiz. Burkulmanın anlamıyla laik olmak, yeşerecek mevsimli sabahlarımızda ve onun bu kakalesiyle zemzem suyuna bırakacağız ruhunuzu, çiçekler armağan edeceğiz birbirimize ve her armağanın anlamına onun yaratıcısını onu ve onun gibileri hatırlayarak öleceğiz yeni yaşamın duvarını, her taşına bir yüreği nakşederek, kalanlara diyar eyleyeceğiz sevdalarına. Yoldaşlık yarıda kalan sevdaları, özlem tutan umutları taçlandırmaktır. Ve o, yoldaşlarına; "Yoldaş; dünya egemenler elinde her ne kadar kiletilmiş ve karanlığa boğulmuş ise de devrimci buna karşı kendi özünün temiz, duru ve samimi ve dürüst yüreğiyle kavgaya tutuşur. Ona eski aydınlığını kazandırana kadar savaşınr. Bu savaşta yüreği kararanlar kaybeder ve ayrı düşerler. Yüreğinin saflığını ve özünü koruyanlar hep yüreklerde yaşamaya ve laik oldukları yere bir gün varacaklardır. Bu temelde hem daha güçlenmenizi hem de yüreğinizdeki coşkuyu, temizliği koruyup, herkesi de etkileyeceğinize olan inancımla Başkan APO'nun mücadele yolunda buluşmak umuduyla" diyordu. Geride kalan yoldaşlarına ve biz de bu buluşmanın umuduyla selamlıyoruz, yaşamımızın sebebi şehit yoldaşlarımızı.
********
Büyük ve soylu insanları yazarak tanımlamanın imkansız olduğu biliniyor. Ama, bu insanların yaşam tarzına ulaşarak ve onların yaşama bakış açıları, olayları yorumlama ve çözüm üretme yaklaşımları, zamanın kendi akış seyri içindeki zamanı doğru yakalamış ve buna uygun soylu tavrı sergileme olan insanların, bir bütün olarak yaşam tarzı ve felsefelerini yansıtma, onlara karşı doğru bir öğrenci olmayı başaranlar yapabilirler. İşte bu soylu duruşların sahibi olan Ş. Nemrut (Kenan Fırat) yoldaşın yaşamını büyük bir anlam bütünlüğü içinde ve halkının öncü militanı olarak ve buna göre yaşamak gerektiğinde yaşamayı, ölmek gerektiğinde ölmeyi, derinlikli olarak çözmüş bir insandı. Uluslar arası komplonun Önderliğimizin ve örgütümüzün üzerine en vahşiane geldiği 1999 yılında, artık savaşın eski tarzda düşmana yanıt vermenin çok zor olduğu açıktı. Buna karşın tarihimizin büyük kahramanları olan Kemal Pir’lerin, Mazlum Doğan’ların, Hayri Durmaş’ların ve de Zilan’ların büyük fedai ruhunu özümsemek ve bunun çizgisinde kendini doğru gerçekleştirmek gerekiyordu. Yani fedailik kurumunun öncü kadrolara ihtiyacı vardı. İşte bu büyük gerçeklik içinde anlamını kavramaya çalışmak, Ş. Nemrut gerçekliğini doğru anlama çabası içine girmiş oluruz. Yaşamda öncü, pratiğinde öncü gerçekliği, 1999 yılında Önderliğe ve örgüte karşı olan saldırıların pervasızlığı, her geçen gün ortaya çıkmaya devam ediyordu. Gün be gün dünyanın efendileri olarak kendilerini gören sömürgeci emperyalist güç olan ABD öncülüklü uluslar arası komplo, insanlığın soylu değerlerinin temsili olan Önderliğimize karşı geliştirmiş olduğu 15 Şubat komplosu ve bunun yaratmış olduğu atmosfer, halkın durumu ve Türkiye’deki faşist şovenizmin en üst safhaya çıktığı bu gerçeklik karşısında çok net ve kararlı duruşuyla, bir grup arkadaşın 15 Şubat komplosuna karşı hemen yanıt vermesi gerekiyordu. İşte bu yanıtı vermek için Nemrut ve Gulan arkadaşlar, en ön saflarda felsefik olarak en büyük yaşam olan fedailik eylemini yapmaya gidiyor ve bu noktada insanlığın erdemlilik gerçek öncülüğü açığa çıkmaktadır. Eylem yapmaya gitmiş bir arkadaş motive olmuş, hedefe kilitlenmiş ve çok sınırlı olan iletişim koşullarını ve örgütten uzaklık gerçeği, göz önünde bulundurulduğunda ve örgüt geri çekilme talimatı verdiği gibi, Nemrut arkadaş örgüte ulaşabilmek için, elinden geleni yapıyor ve örgüte ulaşıyor. İşte burada ölmek gerektiğinde ölen, yaşaması gerektiğinde yaşayan militan gerçekliğinin ilkeleri konuşmaktadır. Yani, Şehit Nemrut gerçekliğini bir çok yaşam gerçekliğinde araştırmak, incelemek ve de onu doğru özümsemek ve ona layık olmak Ş. Nemrut’u kapsamlı tanımaktan ve anlamaktan geçer. Hiç unutmam, Önderliğin AİHM’e sunduğu savunmalar ilk geldiğinde, tartışmalarımızda gerçekten insan Şehit Nemrut’taki anlama çabasını üst safhalarda görebiliyordu ve yöneticilik noktasında klasik komuta tarzından ziyade, öncü komuta tarzını uyguluyordu. Gerçekten, bu örgütte gördüğüm profesyonel askerlerden biriydi ve bu askeri profesyonellik, askeri disiplin, yaşam kayde ve kurallarda kendi denetiminde veya eğitim verdiği arkadaşları, profesyonel asker yapma çabasının altındaki nedenler, Önderliğin günümüz mücadelelerinde profesyonel asker olmadan, mücadelenin çok zorlanacağı tespitini esas alıyordu ve profesyonel asker ve yetkin, yani çok yönlü militan yaratma çabası çok büyük saygınlık duyulmasına ve sevilmesinin nedenlerindendir. Bu militan gerçekliğinden hareketle, ülkenin en zorlu sahaları olan Kuzey sahasında mücadele etmek için öneri yapar. Arkadaşlar, kendisiyle konuşur, kendisinin belli rahatsızlıklarından dolayı, Güney veya farklı sahalarda kalmasını isterler. Fakat Nemrut arkadaşın kendisine biçtiği misyon çok farklıdır. O, en zorlu sahaların, en kızgın süreçlerin militan kadrosu olmanın greklerini çok iyi bilmektedir ve buna denk bir coşku ve sevinç içini kaplar. Çünkü ülkede, en çok gitmek istediği Botan sahasına düzenlemesi olmuştur ve artık kendisini ve kendisiyle birlikte olan arkadaşları uygun bir askeri eğitime tabi tutarak, hazır hale getirir. Artık gün gelip çatmış, ayrılık vakti gelmiştir. O, yoldaşlarına son anlamlı bakışı yaparak, “zafer neyi gerektiriyorsa, o yapılacaktır” der gibidir. Bir zaman sonra arkadaşlar, Nemrut arkadaşın, Habur suyundan geçerken, şehit düştüğünü söylediler. Artık Nemrut yoldaş da, büyük şehitler kervanının bir neferiydi.
Sen şimdi Habur suyuna karışmış Dağlarda, ovalarda gezensin Sen şimdi, Nadide çiçeklerine tohumlarına Can verensin Sen şimdi, güneşin dergahında Semaha dönenlerdensin Sen şimdi, Ortadoğu Halklar Birliği İçin zafer yeminimizsin…
Kanarız Kanıksamayız
Ömrümüz ayrılıklarla dolu Buluşan ve ayrılan yollar misali ömrümüz Çatallaştığı yere kadardır vuslat Daha gülüşünün tadına, ellerinin sıcaklığına doyamadan, hangi pusulu geçitte, nasıl bir uçurum keskinliğinde geleceği belirsiz ölüme yollarsın, yada gidersin. Bu en kötü ihtimal elbet Ölüm şuracıkta bekliyor değil ama kavuşmaları olmayan ayrılıkların yüksek olasılığı kanatır döşümüzü Ondandır her ayrılıkta bir daha göremeyecekmişiz gibi bakarız arkadaşlarımızın gözlerine Ondandır her ayrılıkta nefesimiz kesilir Ondandır bağrımıza değil içimize basarız Ondandır tokalaşırken yüreğimizi koyarız ellerine Onu eşsiz ve benzersiz kılan güzelliğinden kucaklarız arkadaşlarımızı Yağmurda parlayan çakıl taşları gibi parlarlar ayrılık vakti geldiğinde Öyle sade öyle yalın bir güzellik içinde Hiçbir coğrafya parçasında hiçbir topluluk yoktur bizim gibi ayrılıklar yaşayan Ve asla kanıksamayan Her ayrılışta kanayan ama kanıksamayan bir yürek atar sol yanımızda Her ayrılışta ağlarız, her defasında gözyaşları birikir kalbimizin zulasına ***
Bizi farklı kılan ilişkilerimizdeki sıra dışı, vasatı aşan, geleneksele takılmayan özelliklerdir. Paylaşımlarımızın sıcak ve içten olması kadar derinlikli olması da gerekir. Dağda sıcak bir çay, üç öğün yemek lüksünüz olabilir ama zamanı harcama lüksünüz yoktur. Teknoloji kuşanmış barbarlık karşısında zaman o kadar bol değildir. O nedenle sivil yaşamın uzun, uzadıya tartışmalarını bulamazsınız Ama bu demek değildir ki derinlikli paylaşımlar olmuyor. Gerilla kendi zaman ve mekan diyalektiğine uygun olarak kendi paylaşım biçimlerini de yaratmıştır. Bir bakışa, Bir davranışa, Bir söze, Bir dokunuşa, Küçük bir hediye yada narin bir eleştiriye veya taktiri içinde bir tavsiyeye yükler gerilla beynini ve yüreğini Mermisini en etkili kullanmasını bildiği kadar bilmelidir sözün kıymetini Çünkü dağda her söz normal yaşamdakinden on kat, yüz kat daha ağırdır Bir tarihi taşırlar sırtlarında Güne duruşumuzu, gelecek düşümüzü taşırlar O yüzden sözler göründüklerinden daha ağırdırlar Davranışlar da öyledir, gözler de, tabi gülüşler de... Her şeyin bir anlamı vardır, yılların içinden, ateşin kıvılcımlarından, gözün ışığından, suların köpüğünden, ellerin nasırından, kapanmayan yaradan, rüzgarın öfkesinden gelen bir anlamla donanmıştır her biri. ***
Yılları bir an’a sığdıracak kadar yoğunluklu bir duruşa ulaşmak Yüreğin, beynin, nefesin bu yoğunluğa uygun hale gelmesi yani ustalaşması Hesapsız katılım ister Dağla dağ Suyla su Bulutla bulut olmayı yani. Yargılayan değil anlayan Her güne yeniden başlayan ve asla yılmayan bir yürek ister. Nehirlerden su değil umut avuçlayan Acılarını bir tohum gibi saklayan Ve yüzünde hiçbir gölge taşımayan bir duruş ister. Bunu ağır ağır tırmanılan bir dağa tırmanır gibi Her gün yüzünü yeniden tanır gibi yaşarsın. İşte paylaşımlarındaki derinlik böyle gelişir. Karşındakinin derinini görebilmek Kendinde tüm perdeleri indirmek ve içini göstermek Saklındaki güzelliği sunmak çok kısa zamanlarda gerçekleşir Normal zamanlarda ayları, yılları alacak paylaşım düzeyi neredeyse anlarla ifade edilebilecek zaman dilimlerinde yaşanır. Ayrıldığında izi kalır gülüşlerin, bakışların, tonlamaların, sözlerin bir şarapnel gibi Benzersiz yangınlar dermansız yaralar gibi izi kalır unutamazsın ***
Nemrut, yoldaşım, dostum... Adı gibiydi, dağ gibi yani Kısa zamanda kök süren fidan gibiydi arkadaşlığımız Şubat karanlığının yürekleri ve beyinleri felç ettiği zamanlarda Gitsin gitsin de gelmesin denilen günlerde tanıdım ve sevdim yiğitliğini Getirip orta yere koyuşunu yüreğini Hiçbir taşın altına koymaktan çekinmediği ellerini Ve gölgesiz gözlerini sevdim Ayrı düştüğümüzde En az sevdiğim kadın kadar özledim Dağda anladım dostluğun aşka baskın geldiğini Haberi geldiğinde sanki bir yanımı kaybettim İçim acıyla kavruldu, yandım kendi ateşimde Onu alan nehri içsem söndüremezdim Sular aldı gözlerini Sular aldı gülüşünü Sularımız onun sesiyle konuşur sanki Onun gülüşüyle doldurur içimi ****
BİR DAMLA SU OLMAK HAYATLARA AKMAK İÇİN
Bereketli yağmur damlalarının bileşkesiyle yankılanır çağlayan ırmak sesleri. Azizdir ve sadedir su, damla damla büyür. Her yağmur damlası yeni doğmuş bebeğin ilk ağlayışı gibi günahsızdır. İşte her şey o anda, yani fazladan sonra başlar ve coşar ırmaklar. Kendisinin yaratıcısı olan doğa, aynı zamanda kendi yok edeni değil midir? Tıpkı yağmurun sel olması gibi. Toprağa hayat veren su değil midir? Ve yine başka bir edayla toprağın arasında yarıklar açarak onu alıp götüren de aynı su. Doğa bu, ateşin yedi rengi parlar gözlerinde. Yeşilin bütün tonlarını, sarının en güzelini ve hepsini, bütün renklerin en güzelini yeşertir rahminde doğa. Yaşamı da renklendiren, doğanın insanoğluna oynadığı cilveler değil midir? Hüzün ve sevinciyle bize bütün güzel ve çirkinlikleri tattıran doğa yine aynı doğa. Göz kamaştıran dipsiz beyazın lapa lapa yağışıdır zirvelere. Sabırlı bir edayla serpilir varlık deryasının üstüne kar. Hayatın içinde farklı bir akıntıyı simgeler mevsimler. Dargın sonbaharın ardından suskunluk üflenir duygulara. Bir mevsim arkadaş olur, ta ki bahara kadar. Uzun bir vedanın ardından göz kırpmaya başlayınca güneş, solar yavaş yavaş sessizliğe bürünen beyaz örtü. Ve dirhem dirhem erir gün gün ve her pıhtısında bir damla su akıp karışır çağlayan ırmak seslerine. Coğrafyamıza ilmik ilmik işlenen doğanın kutsallığı, bir yanına bereketi, bir yanına da cehennemi yüklemiştir. Peki bize düşen ne? Bereket mi, cehennem mi? Yoksa her ikisinden de mi içmişiz birer bardak? Geçen günlerle beraber, güneş daha parlak gülümser ve sızlatır kemikleri. Cemre düşer havaya, toprağa ve suya. Yüz tutmaya, tomurcuklanmaya başlar canlılar ve baharın merhaba sevinciyle misafirlerini ağırlar doğa. Keskin soğuğun yerini ılımlı havaya bırakmasıyla, gerillada da başlar yeniden tomurcuklanma. Doğadan çok yararlanır gerilla. Aynı, doğada boy veren bir dal gibi yeşerir, gelişir, savaşır ve yaprak döker. Çığlar düşer, fırtınalar kopar. Ama meşe fidanı, gerillaların direngenliğinin kazanma umuduyla kök salar toprak ananın derinliklerine. Doğanın yaşam yasasında, yaşamı kuralına göre kendine uyarlayarak en güzelini oynamaya çalışır. Doğa bütün güzellikleriyle kucağını açar gerillaya ve güzellikler içinde çirkinliklerin yol ayrımını işaretlemeden, talihsiz bir anı gibi iz bırakır belleklerde. Fırtınalı kar günlerinde soluksuz kalmıştır kimi genç meşeler, çığlar altında diri diri kararan bedenler ve suyun akışına bir gül gibi düşüp gitmeler. Su, yaşayan her canlı için hayattır aslında. Ama suyun hırçınlığında nabzının sesi kesilen yürekler de olmuştur her zaman. Suyun damlasıyla gevşer toprağın sert yüzü ve gülümsemeye başlar toprak ananın bağrında susayanlar. Su hayatın kaynağıdır, soluktan sonra gelir. Kimi zaman da, hayat bitiren son damla, son nefes unvanına sahiptir. Otuz yıllık mücadele tarihimiz boyunca, doğal afetlerden dolayı yitirdiğimiz kutsal yürekler, şehitler kervanına katılıp samanyolunun birer yıldızı olmayı başarmışlardır. Ve her gece gülümseyip mücadele ruhumuza güç katmaktadırlar. Yaşanan yersiz şahadetler, yüksek dağın eteklerinden süzülüp dökülen çığlar gibi koparır yüreğimizi. Baharın göz kırpmasıyla yeşillerini giyen dağların nakşına işlenmiş kıvrık patikalarda, umuda yol alır gerilla. Bilinmezliklerle dolu ve gizem girdabı doğanın hançerinden habersiz, başını yaslar göğsüne toprağın. Kendi anasından en ağır silleyi çok tatmıştır gerilla. Böyle acı haberleri duyduğumuzda suskunlaşan bakışlar, dik bakar tek bir noktaya doğru. Biz kalanlara, vasiyeti iletmek ve yürünen yolda soluksuzca devam etmek kalır hiç tereddüt etmeden. Çünkü onlar, çoktan kırmıştır içimizdeki tereddüt barınağını. Bedel vermek o kadar çok şeyi anımsatır ki bize, en başta yüce değerlerin yaratılmasının kaynağıdır bedel vermek. Ya da bedel vermeden, ter dökmeden bir şeye ulaşabilir mi insan? Ter döktüğü bir bahçenin verimini toplayan bahçıvan, onun her dilimine farklı bir anlam yükler ve bunların en güzelini sevdiği insanlara sunar. Hayat bu, kolay değil, yeni bir resim çiziyorsun bütün belleklere. Üstelik bu resmi, bin yıllardır hücrelerine kadar söndürülmüş Kürt halk gerçekliğine yerleştiriyorsun. Yeni yaşam penceresinin perdesini aralıyorsun ve yeni düşünceyi üflüyorsun bedenlere. İşte o zaman, bu bahçenin en güzel meyvesini de sunuyorsun yeni hayatların yaratılışına. Önderliktir, hepimizin birer meyvesi olduğu bu bahçenin havası, suyu, toprağı... Çapaladı ve bir bir ayırdı bütün ayrık otlarını. Dal dal, yaprak yaprak büyüttü. Önce bizi bize anlattı. Sonra özgürlüğü fısıldadı kulaklarımıza, aşkı öğretti korkusuzca, çıkarsızca. Ve her bir militan, ondan birer yürek parçası gibi çatlayıp büyüdü, yarını belli olmayanlara yarınlar sunmak için. Koparılan her meyve çiçeğinin acısını güç yaparak çapaladı halkımızın bakir zihnini. Onlar “Bitirdik” diyorlardı. Ama o, her şanlı ölümün arkasına bir anlam derinliği yükledi ve hiç boş bırakmadı özgürlük patikasını. ‘Gizli ruhu’ bile düşerken toprağa, o acısını kalbine gömdü. Ve bağlılığın bir gereği olarak bütün renk tonlarıyla anısını süsledi hayat bahçemize. Bahçeyi kurutmak için, bahçıvanı işten alıkoymak gerekti. Ne öncesi ne de sonrasında tarih tanık olmamıştı bağlılığın böylesine. Diri diri yanmaların, ateş kızgınlığında yankılanan sesin soluk sebebiydi o. Tetikteki her elin, pimdeki her parmağın, sevinç belirtisindeki her gülüşün, birbirine sunulan her çiçeğin sebebinde o vardı. Tarihin zor dönemeçlerinde ortaya çıkar böyle militan kişilikler. Peki nedir militanlık? Evet, hep sorguladığımız, sorgulandığımız militanlık gerçeği öyle bir gerçek ki, içine girebilmek, onu yaşayabilmek ne kadar zorsa, ondan kopmak ve sırtını çevirmek de o denli kolay ve hızlı olabilir. Çünkü militanlık ‘an’da gizlidir. ‘An’ı kaçırdın mı, o artık senden uzak bir gerçeğe dönüşmüştür. Özellikle tarihin zorlu çağlarında, kutsal gerçeğe sahip çıkmak hep temel ölçüt olmuştur. Hiçbir kaygıyı ve korkuyu yaşamadan, kendini aşabilmenin gücüyle, bütün enerjisini ve varlığını doğru olana kanalize etmek ve onun eylem gücünü yaratabilmektir militanlık. Yaşam ve ölüm sadece birer şekildir. Esas olan bunlara ne anlam verdiğindir. Ve fedailik de, anlamıyla bütünleşerek varolmaktır. Yaşamı anlamlandırmak... Yaşam gerekçemiz Başkan Apo’nun etrafında ateşten çember oluşturan yoldaşlarıyla buluşmak ve onlardan bir parça olabilmek için gitmişti fedai eylemine Şehit Nemrut. Ve yine aynı kararlılıkla, başlayan yeni sürecin militanı olmak için, yüreğinin kıyısında özlem tuttuğu dağlara dönmüştü Gulan yoldaşıyla beraber. Onları birleştiren, bağlılıklarındaki tereddütsüzlüktü. Çünkü onlar an’ın militanıydılar. An neyi emrediyorsa ona cevap olmak ve anda ilkeli yaşamak. Bu kutsal benzerlikler, onları Başkan Apo’ya ulaşma yolunda birleştirmişti. Elbette böylesi yoldaşları ayrıntılarıyla anlatmak çok zordur. Ama bu gerçeği anlamak için, ayrıntılara ve görünmeyen derinliklere inmek gerekir. Çünkü cevap, derinliklerde gizlidir. Yaşadığımız yirmi dört saatin renkli temasını, yoldaşlık sevgisini yansıtan bir iki anlamlı sözü mutlaka olurdu onun. Hep bir şeyleri anlatırdı hücreleri ve sevinci, durgun ve sade bakışların kahkaha koparmasıydı sanki. Moralli olmak aynı zamanda bulunduğu ortama da moral tebessümleri dağıtmak değil miydi? O, her kalp atışında moral pompalıyordu damarlara. Yoldaşa bağlılığın ifadesini, farketmeden ele veriyordu duygu yoğunluğunun güler yüzü. Ne kırıcı bir söz, ne de alınganlık; güzeli güzelce, çirkini de güzelce anlatarak yerine getiriyordu sorumluluklarını ve gerçek anlamda bir fedai olmak için adımlıyordu zaman dilimini. Her dakikasına bir anlam yükleyerek yaşamlar yaratmanın mücadelesi içindeydi. Kurumlaşarak büyüyen fedailik kurumunun direklerini oluşturuyordu Gulan yoldaşıyla beraber. Kendisinde kurumlaştırdığı fedai kişiliğini örüyordu çevresinde. Emek, sevgi ve bedelle, çığ gibi büyütüyordu Zilanların dava arkadaşlığını. Fedailikte yol almak özgürlükle yarıştı. Uzun gerilla yürüyüşüyle koyulup patikalara yaralere ulaşmak, her çeşme başında soluklanıp dudaklarını yarıya kadar soğuk suya bandırıp su içmek, çiçeklere basmadan ve koparmadan süzülmek aralarından, zirvelere çıkmak, sırt çantasına yaslanıp tütün sararken ülke coğrafyasının ahengini seyretmek ve ardından söylenen yere, Botan’a, Katolara ulaşmak. Botan ki, belleğimize işlenmiş bir nakış gibi taptaze ve canlıdır. Anaların süt verdiği çocuğunun yuvasıdır Botan. Zozanları, ovaları ve kar kalkmayan asi dağlarıyla güzeldir Botan. Ve asi dağların vadilerinden dökülür süt şelaleler kaynağa ulaşmak için. Nemrut yoldaş da, Botan’a kavuşmanın umuduyla çıkmıştı yola, tabii kimse bilemezdi doğa ananın hayat bitirmek için Habur’da pusu attığını. Habur ki, Katoların bağrında eriyen kar suyunun damlalarıyla ulaşıyordu hırçın sadeliğe. Peki o, Katoların zirvesinde özgürlükle buluşmaya gitmemiş miydi? Canlılığımızın kaynağı ve doğanın hayat minerali olan su, niye bitirsin ki böyle bir yaşamı? Belli ki düşman girmişti aklına, her damlasına kirlilik bulaşmıştı. Yoksa Agade lanetliler zincirine katılmayı göze alır mıydı Habur? Üstelik kendisinden bir parça olanlara karşı işler miydi bu suçu? Aldı işte, ne kadar ağlasa da boşunadır artık. Aklını çelen kirliliğe yenik düştü Habur suyu ve bir yoldaşı daha bağrına sardı. Her şey kutsallığa ulaşmak için değil miydi? Kutsal olana saygılı olmak ve anlamak... Kutsallık ki, hep anlaşılmayan, doğa üstü, insan üstü olarak reddedilebilecek bir olgu. Karşısında durabilecek gücü ancak bedel vermeyi göze alarak ve bedel vererek bulursun. Ve böyle ulaşırsın kutsallığa, kaynağa. Kaynak ki, hiçbir kirliliğin olmadığı, duruluğun ve taze bir yaşamın başlangıcıdır. Kaynaktır her şeyin özünü başlatan. Onlar ki, kaynağını Başkan Apo’nun şehitler kervanından aldılar ve o ki, kervanda, geleceğe ışık tutan yıldızların arasında artık. Şehitlere bağlılığımızı onların yürüdüğü patikayı boş bırakmayarak gösterebilir, soluksuzca kilitlendikleri noktaya ulaşmanın çabasıyla layık olabiliriz onlara. Onlar bunun için canlarını ortaya koyup yürüdüler. Hayatlara akmak için bir damla berrak su oldular ve aktılar hayatlarımıza. Hayat kutsallıkla güzeldir ve kutsallık da onlara giydirilen tacı tutan ellerdedir.
Hayatın acı kini kamçılar yüreği Bir damla soğuk yağmur düşer yapraklarına inceden Her gece baktığım yola elvedasız gidişin, Tepeden bir suyun ortadan ikiye ayırdığı saçlarını Ve seni Alıp götürmüş bizden Yüreklerimizin derinliklerine Yerin oradadır yoldaş,
Yerin orada...
Silah Arkadaşı | ||||