Main Menu
Anasayfa
Şehitlerimiz
Şehitler Albümü
Şehit Künyeleri
 
 

2003 ŞEHİTLERİ YENİ DÖNEMDE APOCU RUHUN MEŞRU SAVUNMA ÇİZGİSİNDEKİ TEZAHÜRÜDÜR!

AGIR - MUSTAFA POLAT

AGİRÎN - LEYLA DİLEK

AGİT - BAKIR ÖZDEMİR

ANDOK - İSKAN TAŞ

BAGOK - SİNAN YILDIRIM

CENG (CAN) - BARIŞ ŞENOL

CUDİ - MEHMET UĞUR

ÇAYAN - BEDİRHAN BELLİER

DEŞTİ - KEMAL YAKLAV

DİROK - MERYEM ŞEXO

DOĞAN - MENAN HÜSO

ERDAL - ENGİN SİNCER

FERHAT - RAMAN DOĞAN

FIRAT  - TUNCER POLAT

HÜSEYİN - HASAN ERTUĞRUL

İSA - EROL BUL

KAHRAMAN - FEYİZ EBUZEYD

KAMURAN - HAŞİM BİTİK

MAHİR - ŞERİF YALÇIN

MAHMUT - DERVİŞ SİNO

METİN - ATİF URUK

MUNZUR - CAHİT DAĞTEKİN

MUNZUR - HÜSEYİN GÜL

NEMRUT - KENAN FIRAT

ROJHAT - MUSTAFA GÖK

RUBAR - İSMAİL ALTÜRK

SERVER - NURETTİN DOĞRU

SİPAN - VEDAT MERT

ŞAHİN - KEMAL PURMEND

ŞERVAN - DENİZ YANAT

ŞEVGER - HALİL ALÖKMEN

ŞEVGER - YAŞAR AYKAL

ŞİYAR - AHMET AKSU

XELAT- XEVRAMAN ALİ

XEMGİN - ÇETİN KAÇAK

ZAĞROS - ENGİN ÇINAR 

ZINAR - İBRAHİM KILIÇ  

Kod Adı: MUNZUR
Adı Soyadı: HÜSEYİN GÜL
Doğum Tarihi-Yeri:
1973 / PÜLÜMÜR DERSİM
Anne-Baba Adı:
SELVİ - KEKİLİ
Katılım Tarihi:
1993 / DERSİM
Şahadet Tarihi:
22 EYLÜL TOKAT
ALMUS İLÇESİ

Geri <<< | >>> İleri

 
KEMAL PİR’İN DİYARINDAN MUNZUR’A UZANMAK
 

Gidenlerimiz...

Yaşam uğruna, özgürlük ve eşitlik uğruna, mücadele aşkı ile gidenlerimiz

Geride bıraktıkları ölümsüz anıları ile gidenlerimiz

Bizlere yaşam azmini, özgürlük tutkusunu ve mücadele kararlılığını emredici vasiyetleriyle bırakarak gidenlerimiz

Dindirmeye çalışsak da yüreğimizin sızısını, anlamını yaşatmak, anına layık olmakla diri tutmaya çalışsak da benliğini, bilincimiz yaşarken öğrettiklerinin ve yapmak istediklerinin izinde kendimizi bulmaya çalışsa da yine de zor geliyor, sensizlik kahrediyor gidişin....

 

Sürekli gülen gözlerindeydi yüreğinin büyük coşkusu. Yaşayarak tattın savaşın kokusunu, özgürlük tutkusunu. Düşman vahşeti ile erken tanıştın. Yeni çıkışlar yaptın hiç yorulmadan. Canlılığın ve moralin, yoldaşlarına verdiğin esin gücü kadar senin de temel yaşam enerjindi kararlılığın ve tutkuluğun.

Askerlik yüreğine nakşetmişti. 1993 yılında yola koyuldu. Munzur ile Karasu ile buluşmak için. Süreç, kızgınlaşan savaşı dayatıyordu. Karadeniz’e akmak gerekiyordu. Senin de en büyük hasretin bununla örtüşüyordu. Aktın Karadeniz’e, Munzur’a, Karasu’ya ve onlar da seni kendine çağırıyordu. Onlara gitmen Karadeniz’e çağlayışın sanki Şehit Ayhan ile buluşmak gibi geliyordu yüreğine. Yeni alanların açılması çok zor olmasına rağmen senin için hep yeni bir heyecan, yeni bir diriliş eylemiydi her zaman. Yıllarca Dersim topraklarında savaştın, mücadele ettin ve her zamanki gibi sevilen, sayılan, örnek alınan birisiydin.

Önderlikle buluşma heyecanıyla 1998 yılında Dersim’den Önderlik sahasına yola çıkarken umut yüklü sevincin lanetli uluslar arası komplo ile yarıda kaldı. Ama umut zaferden daha değerliydi. Önderliği görme özlemi, bir özgürlük tutkusu olup meşaleleşti yüreğinde. Güneş tüm sıcaklığıyla artık İmralı’dan çekiyordu seni. Güneşe ulaşmak ve sürekli güneşte ısınmak arayışın oldu hep. Güzelleştin, canlılığın, moralin yerinde durmayı bilmeyen tutkun, oldukça arayışların sorumluluklarında büyüdü her geçen gün. Öylesine hesapsız ve kaygısız yaşamı içine çekişin vardı. Bu kadar sevmeyi ve sevilmeyi nasıl başardın bilemiyorum. Emekçi karakterinden kaynaklıydı cana yakınlığın. Candan gülüşlerin, içten davranışların ve mütevaziliğin insanlar üzerinde derin etkiler bıraktırdı.

Görev senin için kutsaldı. En zor anların komutanlığını yapabilen bir militandın. 2001 yılında Karadeniz’e yeniden yönelişin her türlü tereddütlere ve bireysel kaygılara bir darbeydi. İfadesiydi Önderliğin ve Meşru Savunma Çizgisini anlayışının. Başarma azmi, morali ve kararlılığı içerisindeki gidişin ölüm fermanıydı birçok geri anlayışlara.

Munzur Yoldaş; öğrettiklerinin ve yaptıklarının ışığında Başkan APO’nun özgürlük çizgisinde HPG militanlığında seni daima yaşayarak yaşatacağımızı belirtiyoruz.

 

Ayhan Kızılkaya

 

 

SON YOLCULUK ÖNCESİ

 

2001 yazı geldiğinde, grupların Kuzey’e girebileceği yönünde durumlar çıkmaya başlamıştı bile. Bunun üzerine Kandil başta olmak üzere farklı alanlardan arkadaşlar Kuzey’e gitmek için toplanmış bulunuyordu.

Dersim, Botan, Amed ve Erzurum’a gitmek üzere, eğitim görmek ve gidilecek alan hakkında bilgi sahibi olabilmek için kısa eğitim devreleri başlamıştı. Aslında, devreden ziyade bir nevi yoğunlaştırma gibi bir misyon taşıma durumu vardı bu eğitimlerin. Teknik vb. eğitimler görülmüş ve bir yandan da gerçekleşecek HPG I. Konferansı’na katılım ardından yoğunlaşmanın başlatılması esas alınıyordu.

Yazımı Dersim Eyaleti’ne gitmek üzere toplanan gruptan bahsetmek amacıyla başlayıp daha sonra bu grupta şehit düşen arkadaşların anılarının gereği olarak o arkadaşlardan bahsetmek amacıyla yazmaya çalışacağım. Kesinlikle içinde eksiklikler taşıyacaktır. Tamamı dile gelmeyecektir. Ama önemli olan en azından bu arkadaşların unutulmaması ve yitip gitmemeleri. Birer adsız kahraman olmamaları için eksiklikler içerse de yazılmaları zorunlu olan bir kutsal görevdir bizim için.

Aslında istemim Karadeniz’e beraber gittiğimiz Cenk arkadaş hakkında bir şeyler yazmaktı. Cenk arkadaş ile birlikte Munzur, Ferhat, Baran, Hüseyin, Yılmaz, Hacı, Biryar ve Ejder arkadaşları az da olsa bildiğim kadarıyla yazmaya çalışacağım.

Cenk arkadaş ve Ferhat (Varto) arkadaşla yukarıda belirttiğim grupların toplanma döneminde Dersim’e gidecek güçler arasında yer aldıkları süreçte tanıştık. Ferhat arkadaş Özel Kuvvetlerde yer alıyordu. Özel Kuvvetlerin ilk kurulduğu süreçlerden Özel Kuvvetler örgütlenmesi içinde yerini almış ve o sürece kadar da özel kuvvetler bünyesinde eğitim görmüş ve Dersim Eyaleti’ne gitmek için gruplar içinde yer almıştır.

Cenk arkadaş ise Türk bir arkadaştı. Partiye bir grup olarak katılmışlar. Gerillada ilk faaliyet yürütme istemi Karadeniz olsa da ilk katıldığında bu mümkün olmamıştı. Şimdi bunun sevincini yaşıyordu. Karadeniz’e ulaşmak için öncelikle Dersim Eyaleti’ne varmak gerekiyordu. Çünkü hem açılımlar Dersim’den oluyordu, hem de o zaman zarfında Karadeniz’e gidiş netleşmemişti.

1999 yılının 2 Ağustos’unda Önderliğimizin stratejik değişim temelinde gerçekleştirdiği geri çekilme talimatı ile beraber, Karadeniz ve Koçgiri eyaletleri de boşaltılmıştı. Araya bir hayli zaman girmiş ve bu da beraberinde her iki alanın bilinmezliklere bürünmesine yol açmıştı.

Geri çekilme sonrası bu alanlarda neler yaşandı? Düşmanın halkın üzerinde ne gibi yaptırımlar uyguladığı bilinmesi, öğrenilmesi gerekiyordu. Çünkü dört buçuk yıl geçmişti. Bu süre zarfında orada güçlerimizin bulunmaması aleyhimizde bazı sonuçlara yol açabilirdi. Bilinmezliklerle yol almamak için durumları öğrenmek ve ona göre hareket etmek gerekiyordu.

2001 yılında yapılan HPG I. Konferansı ardından Temmuz sonlarında 15 kişilik bir grup olarak yola çıktık. Bu grup Dersim’e gidecek ilk gruptu. O yıl iki grup gitmek için hazırlanmış olsa da, ikinci grubun yıl sonuna denk gelmesi, hem de geçiş esnasında kurye sorunu olabileceğinden dolayı ancak altı arkadaş Dersim Eyaleti’ne ulaşabilmişti. Biz grup olarak yaklaşık üç aylık bir süreden sonra Dersim’e ulaştık. Ulaştığımız zaman hemen hemen grubun hepsi Batı alanına geçmişti. Bizim grup da birkaç arkadaş dışında batı alanına geçtik. Kış yaklaştığından, kış hazırlıkları faaliyetlerine katıldık. Yaklaşık bir ayımız böyle geçti.

18 Kasım’da kış kampına girdik. Bazı arkadaşlar ilk defa kuzeyde bir kış süreci yaşayacaktı. Daha önce Güney’de dikkate alınmayan birçok konu Kuzey’de hassas, dikkatli ve titiz yaklaşımları gerektiriyordu. Kısacası gerillacılığın beş parmak formülü hiçbir ayrıntısı gözden kaçırılmadan uygulanmak zorundaydı. Gizlilikten tutalım, hareket tarzı, inisiyatif, vuruş tarzı, yaratıcılığa kadar hiçbir eksiklik içermeden uygulamak gerekiyordu. Hiçbiri göz ardı edilmeden uygulanmak zorundaydı.

Örneğin gizlilik; İz, kamuflaj, duman, ateş vb. şeylerin herhangi birini uygulamazsan beraberinde sadece kendin kaybetmezsin, yanındakileri de uğruna mücadele verdiğin değerleri kaybedersin.

Kışın havalar açık olduğu ve karlar eridiği zaman sığınakların üzerindeki kar eridiğinde kar atmak için her gün bir arkadaş çıkarılır, kamuflaj işini bu arkadaş yapardı. Bir gün bir arkadaş kamuflaj görevini doğru yerine getirmedi. Ardından alınan tekmillerde Cenk arkadaşın dışında kimse bu arkadaşı eleştirmemişti. Cenk arkadaş bu arkadaşın görevini doğru yapmadığı konusunda eleştiri yapmış ve yukarıda belirttiğim konuları o arkadaşa anlatmıştı. Cenk arkadaş görev sahibi olmamasına rağmen doğal sorumluluk anlayışı çok yüksek biriydi. Onun uzlaşmaya izin vermeyen bir kişiliği vardı. Bu tavırları çevresindekilere de güven veriyordu. Bazı zor anlarda birlikte olduğu birim içinde rahatlıkla o birimin yaşamını düzene oturtabilir izlenimi veriyordu. Onun olduğu yerde insan hiçbir konuda kaygı duymazdı. En azından birlikte olduğu grubun güvenliği konusunda herhangi bir sorunun yaşanmasına izin vermiyordu. Kendinden fedakarlık yaparak, en çok kendini yorarak yapacağını bildiğinden, kaygılanmazdı. Nitekim kendisi de bu özelliğinden dolayı görev almaz, arkadaşlarla arasının açılmasını istemezdi. “Ben görev alsam ya da komutanlık yapsam, belki bu kadar fedakar davranmak yerine, sorunlarla uğraşarak geçiştirme mantığına düşerim. Bir de fazla geniş bir yapıya sahip değilim. Her an tepkilenecek durumlara girmek istemem” türünden kendince kaygıları vardı.

***

Ferhat arkadaş küçükken ailesinin Varto dışına çıkmasından dolayı Manisa’ya yerleşmek zorunda kalmalarıyla çocukluğunu doğduğu yerden uzak geçirmek zorunda kalmıştı. Ailesinin her ne kadar ülkeden uzak olsa da yurtseverlik duygularını koruması, her an ülke sevgisi ile yaşamaları, onda da yurtseverlik duygularını artırmış, bir an önce ülkeye ulaşma sevdasını yaratmıştı.

Manisa’da büyüdüğü ortam çeşitli fraksiyonların iç içe olduğu, birbirinin karşıtı olmaları (MHP vb.) onda da bir mücadele içinde olmayı getirmiştir. Büyüdüğü mahalle yoğunlukla göçe zorlanmış, diasporaya uğramış insanlardan oluşuyordu. Kürt halkı olması ve kendisinin de bunlardan biri olması ister istemez MHP gibi paramiliter kesimlerle çatışmalı bir ortamda büyümesine yol açmıştı.

Ferhat arkadaş ile de 2001 yılındaki Dersim gruplarının hazırlandığı süreçte tanışma fırsatı bulduk. Kendisi Özel Kuvvetler gücünde yer alıyordu. İki yıldan fazla orada kalmıştı. Dersim’e önerisi kabul edildikten sonra Dersim grubuna dahil olmuştu. Kendisi de gruplara patlayıcı eğitimi veriyordu. Dersim grubu dışında tüm Kuzey gruplarına patlayıcı eğitimlerini Ferhat arkadaş vermişti.

Grubun oluşumu tamamlanmıştı. O sene Dersim Eyaleti’ne 39 arkadaş gidecekti. Grup Dersim’e sağlam ulaşmıştı. Ferhat ve Cenk arkadaş Manisa’da büyümüştü. Birbirlerine bazen Manisa anılarından bahsederlerdi. Henüz biz Güney’de patlayıcı eğitimi görürken bir arkadaş Cenk arkadaşa nereli olduğunu sorar. Cenk arkadaş da, Manisalı bir Türk olduğunu aynı zamanda Yunt yörüğü olduğunu söyler. Bunun üzerine aynı arkadaş Ferhat arkadaşa nereli olduğunu sorar. Ferhat arkadaş da Cenk arkadaşın söylediklerinin aynısını söyler. Arkadaş tam inanmışken Cenk arkadaş gerçeği söyleyince Ferhat arkadaş Cenk arkadaşa “Aceleci davranmasaydın ne güzel yutturmuştuk” diyerek şakalaşmışlardı.

Ferhat arkadaş her konuda arkadaşlarına hem yardımcı olmada, hem destek sunmada geride kalmaz, hiçbir hesaba girmeden herşeye kaygısız katılırdı. Yoldaşlar arasında saygı sevgide kusura düşmeden elinden geleni yapıyor ve destek veriyordu. Gerçekten Eyalete o sene ulaşan tüm arkadaşların bu yönlü benzer özellikleri vardı. Hemen hemen her arkadaşta bu özellik mevcuttu ve bu etrafa moral veriyordu.

***

2002 yılında da Güney Kürdistan’dan gelen arkadaşlardan Karadeniz’e geçecek arkadaşlar vardı. Onun için o sene gelen arkadaşları (Karadeniz’ê giden) tanıyordum. Bu da tabi ki Munzur arkadaştı. Munzur arkadaş ile birlikte Baran arkadaş ve bahsetmek zorunda kaldığımız Koçgiri’de teslim olan Mervan unsu vardı. Nitekim bu unsurun kaçışı hem grubumuzu zorlamış, hem de planlarımızı deşifre etmişti. Halktan birçok insanı ele vermiş, araziyi, geçit hatlarımızı hepsini söylemişti.

Karadeniz’e ilk açılım böylesi bir zamanda gelişmişti. Baran arkadaş Siirtli bir arkadaştı. Ferhat arkadaşın ailesinin başına gelen diaspora (savrulma) onun ailesini başına da gelmişti. O da küçük yaşta İstanbul’a göçle karşı karıya gelmiştir. 1999 yılında ulusal kurtuluş mücadelesine katılmış, Kandil hamlelerinde yer aldıktan sonra 2002 yılında Dersim eyaletine geçmişti.

***

Munzur arkadaş ise 1994 yılında Amed Eyaleti’ne katıldıktan sonra yaz aylarında Dersim’e geçmişti. Munzur arkadaş ile 94 yılında aynı taburda ve aynı karakol eylemi baskınında yer almamıza rağmen ne yazık ki önce birbirimizi tanıyamadık. Nihayetinde tanışmamız, bu bahsettiğim eylemin dile gelmesiyle oldu.

Kendisi daha küçükken hem annesini hem de babasını kaybetmişti. Hem çalışarak, hem de büyük ağabeyinin yardımlarıyla üniversiteyi bitirmişti. Okulu bitirdikten sonra Özgürlük Hareketine katılmış, girişken, macerayı seven bir izlenim yaratmıştı. Bunun yanında yaşamdaki olgun duruşu, mütevazı yaklaşımı, arkadaşlarla alışverişi, mükemmel bir duruşa sahip, ilkede tavizsiz, oturaklı bir kişiliğe ulaşmayı başarmıştı.

2002 yılında Güneyden tekrar Dersim’e Eyalet Koordine Yardımcısı olarak dönmüş, bir kış kaldıktan sonra Karadeniz’e geçmişti.

2003 yılında ilk Karadeniz grubu altı kişiden oluşuyordu. Bunlardan biri yukarıda da bahsettiğim gibi ihanetiyle grubu zora sokan bir unsur dışında Karadeniz’e yetişen arkadaş sayısı beşti. Her dört arkadaş Dersim’in Batı bölgesinde kalmışlardı.  Ben ise doğuda kışı geçirdikten sonra, Haziran ayında Batı’da bulunan Çet alanında bir araya geldik. Toplantılar düzenlenmiş, kış hakkında düzenlemeler yapılmıştı. Pratiğe hazırdık artık. Karadeniz grubunun düzenlemesi yapılmıştı. Sayı altı olarak belirlenmiş ve 15 Haziran’da yola koyulmuştu.

Munzur arkadaş Güney’den gelir gelmez hemen çalışmalara katılmış, o yıl kışa girerken aktif bir rol oynamış, arkadaşların zorlandığı noktalarda (araziye ilişkin) arkadaşlara hem öncülük yapmış hem de hareket tarzı konusunda daha dikkatli ve planlı yaklaşılmasına önemle vurgu yapmıştı.

O kış, güç kayıp vermeden bahara yoğunlaştırılmış ve eğitim görmüş olarak çıkmıştı. Bahar süreci ile beraber yapılan toplantı ve düzenlemelerle birlikte yoğunlaşıp tartışıldığı biçimiyle grup hazırlıklarını bitirmiş ve bilindiği üzere yapılan düzenlemelerle genel eyalet gücü düzenlenmişti.

Munzur, Cenk, Ferhat ve Baran arkadaş daha biz ulaşmadan batı için ayarlanmış, ve tam olarak hazırlanmışlardı.

Doğu’da kışı geçirdikten sonra bahar ile beraber Batıya geçecek arkadaşlarla beraber batıya geçtik. Bizim gruptan Doğu’dan Batı’ya geçerken daha çok Doğu Karargahı’nda kalan arkadaşların düzenlemeleri henüz yapılmamış ve Karadeniz gücünün sayısı henüz netleşmemişti.

Bunun içinde belirlenen arkadaşlar dışında bu gruptan düzenlenecekti. Bu grup da yalnızca benim Karadeniz’e gideceğim netti. Onun dışında gidecek sayıya göre düzenleme yapılacaktı. Karadeniz için beş arkadaş netleşmişti. Ana karargahın altı arkadaş olsun demesi ile ona göre grup ayarlandı.

Artık her şey tamamdı, yola çıkmaya hazırdık. 15 Haziran’da Ovacık alanından yola çıktık. Munzurlara çıktık. Munzurlar’dan, heybetli Munzurlardan geçiyoruz. Yüksek, isyanların yuvası Munzurlardan. Koçgiri’ye geçişlerde Koçgiri İsyanı’nda, Dersim ve Koçgiri’nin geçiş kapısı ve isyancıların yuvası. İsyankar sıradağlar, yaz kış eksik olmayan karı ile Dersim’in gözü kulağı her şeyi Munzurlar. 3500 metreye varan tepeleri ve sarp geçitleriyle, derin vadileriyle yol vermeyen yamaçları olan, patikalar olmadan insana geçit vermeyen Munzurlar...

Munzurlar ve diğer yandan Karasu (Fırat) Dersim’den Koçgiri’ye geçişin en büyük engeli ve baş belası. Her zaman ölüm getiren sessizlikte akar Karasu nehri. Dersim İsyanı’ndan sonra, isyanın bastırılması ile beraber bu alanda yerel halk mecburi isyana tabi tutulmuş, göçertilmiş onların yerine paramiliter, faşist Türk milliyetçisi, ırkçı şoven kesimi yerleştirilmişti. Nitekim Munzurlardan sonra Koçgiri’ye geçene kadar, Kemaliye’nin bir kısmı bu kesimlerle doldurulmuştu.

Dersim’den çıktıktan sonra, bir sivil bile görmek (Eğer Karasu’yu geçmemişsen) mecburen ya Dersim’e geri dönmenin ya da temasa, çatışmaya girmenin sebebiydi. Aynı durum diğer taraftan Dersim’e giriş için de geçerliydi.

Gündüz Munzurlara çıktık. Karlar yeni eriyor, her yerde sular ve her yer yeşillenmeye başlamıştı. Öylesine güzel manzaralar oluşmuştu ki insan Munzurlara çıktığında inmek istemiyordu.

Karanlık bastırmadan keşif yapmalıydık (ki daha önceden hiçbirimiz bu hattan geçmediğimiz için keşfederek hat belirleyerek tahmin ederek ve harita, pusula ile ilerlemek zorundaydık.)

Yukarıdan aşağıya baktığımızda arazi çok karışık görünüyordu. İstesen de yön belirleyip gidemezdin. Mecburen ya sağ tarafa ya da sol tarafa sapmak zorundaydın. Bu da ister istemez senin yolunun uzamasına neden oluyordu. Diğer yandan çobanların arazide olması da ayrı bir engel teşkil ediyordu. Tüm bu etkenler, bilinmeyen bir arazide karışık bir yapılanma içinde daha çok yürümene neden oluyordu. Böylesi anlarda arkadaşlar arasında farklı farklı planlar, tartışma, maceraperest düşünceler hızlı hareket etme reflekslerini geliştiriyordu.

Daha öncesinde bir arkadaş fıkra anlatmıştı. Fıkra şöyleydi;

Bir gün bir aile kendi içinde hesaplar yapıyor. Baba iki çocuğunun yanında eşi ile birlikte oturmuş konuşuyorlar. Peder diyor “Bir taksi alacağız, ben kullanacağım, anneniz öne binecek siz de arka koltuğa bineceksiniz” Bunun üzerine her iki çocuk arasında ön koltuğa binme kavgası çıkar, Peder; “İnin aşağıya hiçbiriniz de binmiyorsunuz, araba almıyorum” der. Bunu bir de Kürtçe söyleyince “werin xare yekjî suwar nabın, werin xare” artık bu cümleler aramızda birbirimize takılmanın parolası olmuştu. Biraz raydan çıktık mı hemen devreye inin aşağı sözleri giriyordu.

Bize biraz ağır gelen şakamız da bunlardan Karasu’yu geçerken yaşandı. Yola ineceğiz, bir arabayı rehin alıp bir yerlerden geçeceğiz. Bunun için devreye giren yine inin aşağı oldu. Böylesi canlı, ani ve moralle yola çıkmıştık ve her şeye rağmen bilinmeyen hatlar olsa da ulaşmayı başarmıştık.

Yukarıda da belirttiğim gibi insanın zoruna giden tek şey, Mervan unsurunun kaçışıydı. Sivas Suşehrinde kaçması, bizi daha da zorlamış, bilgi verdiği konularda daha Karadeniz alanına ulaşmadan deşifre olmamıza yol açmıştı. Bu durum bizleri bayağı zorlamıştı. Fakat pratik açıdan herhangi bir soruna yol açmamıştı. Bizim farklı bir planlama, farklı bir bilinmeyen hatta gitmemiz dışında ve kaçtığı ana kadar alanlara ve tanıdığımız insanlara zarar vermişti.

Munzur, Baran, Ferhat arkadaş Almus alanında, Cenk arkadaş ise Ordu tarafından katledilerek şahadete ulaştılar.

 

Mücadele arkadaşları adına

Cafer Dilan Koçgiri

 

 

 

 

Not: Mahir, Munzur ve Hüseyin arkadaşlar anısına

 

ADIMIZ ÇIKMIŞ; DELİMİZ BİLE DEVRİMCİ

 

O sihirli sözcükle başladı her şey. İlk adıydı, adı gibi sır. Sır vermek, ser vermemekti. Bitirme korkusu özlemin yakıcı öfkesine katık olduğunda ayrılma vakti çoktan gelip çatmıştı. Tek bir söz diyemedi, yalnızca mırıldandı, “Neden böyle oldu?”

Dersim’e sefer olur ama zafer olmaz derdin. İşimiz zor be bra, düşenin ne haddi var ne hesabı. Adı Mahir, adı Munzur, adı bir başkası. Bu yollar vız gelir derdin be bra! Besbelli acemisin, yolun yabancısı. Her zaman, her yerde en büyük muhalif! Adımız çıkmış be bra! Haliyle delimiz bile devrimci.

Dağ dumandan tacını mağrur başına takınıp yüzündeki edayı gizlediğinde, tedirginlikler hüküm sürer. Ağıt sitemin umutla kesiştiği kavşakta hıçkırıklarla parsellenmiş gözyaşı ırmaklarının tuzundan damıtılmış bir çığlık, bir yakarıştır. Yankısını dağda bulur, “Daye daye be kesamın waye” Hep sen sordun da, bu kez ben sorayım; sen beni, kara toprakların olayım diye mi büyüttün? Kayalıkların dinginliğinde kaç eşkıya sevdası yeşerdi? Otlaklarının bereketinde kaç aşiret çocuklarını emzirdi? Uçurum korkusu, kızlarının gözbebeklerinde yenildi?

Zaman eski zaman değil be bra! Payına yıkım ve sürgün düştü. Kibritçiler ilk yangını düşürenler değildi henüz hesabı sorulmamış ıssızlıklarına. Seni ilk önce sana sığınanlar vurdu. Kendini ateşlerde yakan sendin. İstesen de kaçamazdın alevlerin dansından. Kuşatılmışlıkların arasında bir beceriksiz savurganlık, bir acemi aldanmışlık, bir uslanmaz haylazlıksın özetle. Gözün arkada kaldı.

Gonca bahçıvanın eline bakar. Bahçıvan goncadaki gülü görür de, yazık ki dikenine saplanır hep, acısına fon bülbülün nağmelerinden. Her şey bir ana sığar ve hızlı yaşanır. Acı yine de acı. Bir sürgün yarası gibi. En derin bağlılık mıdır seni tutan, yoksa umarsız sanal bir tutsaklık mı? Uzun metrajlı karabasanlar uykuların değişmez dekoru, kostümler senden. Hayaller yarışır, imgeler kapışır ve gerçek burada yakılır. Buzdağı çatırdar, dökülür gider. Gidecekse gitsin, bağrına taş basar yine yürürsün.

Geride kalan yapma suçlar, kartondan suçlulardır. Oysa tek suçlu sendin, her şeyi sen başlattın. Seni kurban seçtik be bra! Deştikçe neler gördün, yaran depreşir oldu. Ne kibir kaldı, ne gurur.

Artık hiçbir şeyi elinle koyduğun gibi bulamazsın. Alkışlar yerini kuşku dolu mezarlara terk eder. Kendini yapayalnız hissettiğin anlar vardır ya, bir kavganın içinde buluverirsin. Davran silahına, ardında bir tarih var; önünde dumanından soyunmuş dağ. Bir soğuk namlu durduramaz seni, ne de saraylar, ne de cafcaflı sevgilisinin yolunu gözleyen kendisini beğenmiş anasının kızı.

Gece karası umuda hudut bir kapı aralasa da, kimileyin yapay ışıkların daha sarısına boyanmış kupkuru bir bozkır oluverir. Yaşama ve ölüme dair tek renk senin kanının ılık kırmızısıdır. Ananın ak sütüne halel gelmesin be bra! Ve insana dair tek gerçek başın usulca devrilirken de, yüzünden eksilmeyen masumiyetindir. O saflık değil mi sebebimiz? Ve yaratma dürtüsü sıradanlığın o kışkırtıcı büyüsünde keşfedilmedi mi?

Soğuk suyun diz bağında çözülen salınımı düşünsel yorgunluğu, yerleşik ve mülteci korkuları kovuyor ve yıkanmayı buyuruyor. Çocuksu paylaşımlara çağrı, vakitsiz bir öğlen uykusundan uyanışın mahmurluğuna karışıyor. Kalan borç, bir derviş tekkesinin münzeviliğinde sabırlı bir bekleyiş oluyor. Ardı aydınlık bir bakış, kıyının ötesine uzanan ürkek bir gülüş.

 

Devrimci selam ve saygılar

Cafer

 

 

 

 

Özgürlüğe akan bir ırmak: MUNZUR

 

Bırak alsın yeryüzü

nesi varsa kendisinin

Çünkü ben insanım

sonum yoktur benim...

 

Bazı insanlar vardır, akıp giden yaşamımız içerisinde belki bin yıllardır tekrarlanan herhangi bir davranışı öyle kendilerine özgü gerçekleştirirler ki sevdirirler bize o davranışı. Yaşamın içerisinde hep var olan bir kavramı yeniden keşfetmeye, onun peşinden hesapsız yürümeye çekerler bizi. Yaşamdan yitirdiğimiz parçalarımızı yeniden birer birer toplamaya yöneltir böyle insanlar bizi, yani insan olmaya. Aynı zamanda yaşamla aramızdaki mesafenin ölçü birimidir bu insanlar; kendimizi vurduğumuz teraziler, boyumuzu ölçtüğümüz aynalar, hayallerimizi sınadığımız dünyalar.

Bazen bir bebeğin sıkıca tuttuğu elimizde hissettiğimiz enerji yaşam bağlılığımızı, bazen bir işçinin elindeki kazmayla toprağı işlerkenki ahengi emekle barışıklığımızı sınar; bazen bir kadın ya da erkeğin tüm kirleriyle sisteme meydan okuyuşu cesaretimizi ölçer ve bazen tanıdığımız birinin dünyayı doldurduğu yüreği ile, her şeye hükmedebildiklerini sananlara karşı bir kahkaha patlatırcasına toprağa düşüşü, geçmişi ve geleceği ile tüm insan yanlarımızı -eğer varsa- diriltir. Onlar gibi olmak isteriz içten içe; öyle kaygısız, öyle cesur, öyle içten ve öyle yiğit. Belki fark eder ya da etmeyiz ama onlar bizim ve başkalarının kahramanlarıdır. Çünkü onlar hiçliği erdem sayan bir düzenin öğrettiklerinin dışına çıkarak işledikleri “suçla” orantılı bir cezayı göze alarak, aslında hepimizin yüreklerinde saklı olanı yüksek sesle söylemişlerdir. Yani bir yerlerde yitirdiğimiz bir şeyleri bize geri vermişlerdir. Çünkü onlar yaptıkları şey ne olursa olsun hakkını vermişlerdir. Hakkını vererek, doyasıya ve tüm kirlerden arınmış haliyle. Diğer insanlarla onlar arasındaki sade ve gerçek fark budur. O yüzdendir ki sevdirirler bize en büyük acılar ve zorluklarla yüklü bir trajediyi. Yaşama sevdalı genç yüreklerimiz sevdalı olmasa da ölüme, öyle bir kavgaya girişleri vardır ki, onların ardından akmak isteriz delice mücadeleye. Hayatımız boyunca kendimize sorduğumuz “nasıl bir yaşam” sorusuna aradığımız yanıtı onlarda bulur ve “işte bu” diyerek düşmek isteriz peşlerine. Onlar, kabul etsek de etmesek de kahramanlarımızdır dedik de, tabi bu da yetmez ifadeye. Can pahası köprülerdir onlar aynı zamanda yitik dünyalarımızdan özgürlüğe, umuda ve geleceğe. Onlara tutunarak geçeriz en sarp patikalar ve en derin uçurumlardan. Bizden önce onların yolu uğramıştır oralara ve hiçbir engelin aşılmaz olmadığını kanıtlamışlardır. Bize düşen sadece kurdukları köprülerden geçmek, yaşamdan korkmamak ve üstüne üstüne yürümektir.

Yeni bir dönüm noktasını yaşayan özgürlük yürüyüşümüze yeni yollar döşemek üzere yönünü yangınların başladığı yere çeviren Munzur yoldaş (Hüseyin Gül) da henüz tazeliğini koruyan gidişi ile bir kez daha düşündürdü tüm bunları ve daha söylenemeyen çok şeyi bize. Adına asla ölüm demeyeceğimiz ve hiçbir veda sözcüğü ile karşılamayacağımız gidişinin ilk haberi ile onu anlatmanın telaşına düştük yoldaşlara. Çünkü bazı tanıklıklar geleceğe aktarmakla yükümlü olduğumuz kutsal emanetlerdir bize. Onu anlattıkça yüzleştik kendimizle ve yaşamla. Yürüdük ardından Dersim’e ve Munzurlara, sonra sonsuzluğa karıştığı Tokat’a ulaştığımızda tüm ağırlıklarımızdan kurtulmuş, evreni yeniden kuracak güce ulaşmıştık. “İşte böyle savaşılır” dedik ve mücadeleyi bir kez daha orada sevdik. 

Onu herkes tanısın istedik. Onu anlatmak için dağarcığımızdaki tüm güzel sözcükleri bir araya toparlamanın şart olduğunu biliyorduk. Çıkınımızdakileri döktük ortaya. Her girişimde Munzur yoldaşın sözcüklerin daracık sınırlarını aştığını ve en güzel bileşimlerin bile onun karşısında sönük kaldığını gördük. Sözcükler ne yüreğimizden çağlayan olup akan duygu yükünü anlatabildi ne de onu tanıtabilme gücünü verdi. Dedik ya geleceğe aktarmakla yükümlü olduğumuz kutsal emanetlerdir bazı yoldaşlıklar. Yani bir zorunluluktu onu anlatmak. Yüreğimizin sınırları onu anlatmaya yetmeyince de, “Biz konuşamadık, sen anlat kendini yoldaş” dedik. Belki en doğru olan da buydu. Kendisini en iyi o anlatabilirdi. Dersim’e doğru MUNZUR’ca akmadan önce eğitim gördüğü Parti Merkez Okulu’nda yazdığı ve yaşam hikayesini içeren bir raporu emanet bırakmıştı bize yoldaşımız. Genç ömrünün kavşaklarını tüm içtenliği ile ortaya koyduğu raporda onu ondan dinledik ve herkes gibi başlayan bir yaşamın nasıl zirveleştiğini adım adım izledik...   

1974 yılında Dersim’e bağlı Pertek ilçesinin Dolamaç köyünde dokuz çocuklu bir ailenin en küçüğü olarak doğar ve direniş kalesi Dersim’in bir çok özelliğini taşıyan bir çevrede büyür. Kürdistan’da bir çok yaşam öyküsünün başlangıcı birbirine benzer. Gökyüzünün zirvelerden görüldüğü dağlarla çevrili küçük köylerde büyük zorluklar, yokluklar, baskılar ile merhaba der çocuklar yaşama. Ondan sonra kolları sıvayıp onları bekleyen yaşama yürümenin zamanı gelir. Munzur yoldaşın kendi yaşamını anlatırken en çok dile getirdiği “Yaşamın tüm zorluklarına rağmen üstüne üstüne yürüme” ifadesi özetler tüm Kürt çocuklarını bekleyen yaşam biçimini. Munzur yoldaş ta baştan gördüğü bu gerçek ile yaşama merhaba dediği coğrafyanın tarihi arasında şöyle bağlantı kuruyor:

“Dersim, tarihten itibaren sürekli baskılara karşı direnmiş, başarı sağlayamasa da teslim alınamayan özellikler taşımaktadır. Hititlere, Roma’ya, Serçuklular’a Moğollara karşı mücadele etmiş, en son Osmanlıya karşı biriken öfkesi Cumhuriyete karşı patlak vermiş, yenilse de boyun eğmemiştir. 38’in ağır etkilerinin yanında egemen sistemin beyaz katliam politikasını geliştirmesiyle kurtuluş umutlarını önemli oranda yitirir bir duruma getirilmek istenmiştir. Özgürlük umudu kırılarak bir daha ayağa kalkmaması sağlanmak amacıyla bilinç çarpıtması ve iradesizleştirmeye dönük yoğun bir savaşım verilmiş, fakat istenilen sonuca ulaşılamamıştır. Dıştan yenilmiş asimile edilmiş bir tablo çizse de bu durum sadece olgunun kabuğu için geçerlidir. Özünde müthiş kin, öfke ve intikam duygularına sahip olduğu, özgürlük mücadelesinin gelişmesiyle beraber açığa çıkmıştır.”

İnsan yaşadığı yere benzer sözünden hareketle yine Munzur yoldaşın şu satırları arasında onu aradık:

“Köyümüz sanki dışardan bir saldırı beklercesine birbirine sokulan ev kümelerinden oluşuyor. Ekonomik olarak kendini zar zor geçindirecek düzeyde bir gelire sahip olan, akşama kadar hiç kimsenin boş durmadığı, sağa sola koşuşturduğu bir aile gerçeğine sahip olduğumu belirtebilirim. Üretim araçları açısından gelişkin tekniğe sahip olmadığımızdan dolayı çok çalışıp az ürün elde eden bir düzeyi yaşıyorduk. Köyde gerçekleştirilen üretim ve gelir düzeyi aileyi geçindirmeye yetmediğinden, ek iş arayışlarına girilerek dış memleketlere başkalarının ülkelerine gidilerek gurbet ellerde ekmek parası aranmıştır.”

 Yoğun feodal etkileri yaşayan babası; barışçıl, zeki ve evde alınan kararlarda etkin olan annesinin en fazla beklentili oldukları çocukları evin en küçüğü Munzur’dur. Karakterinin şekillenmesinde de belirleyici olan annesi, Munzur’a kendince bir gelecek çizmektedir. Okula giderek geleceğini garantiye alma, içki, sigara vb. kötü alışkanlıklar edinmeme, sağ-sol herhangi bir örgüte bulaşmama, küçük bir memurluk da olsa razı olma şeklinde bir yaşamdır bu. Okul çağı gelmeden önce Munzur’a okuma yazmayı öğretmesi, yine Kürtçe konuşmayı yasaklaması da çizdiği bu geleceği garantileme amaçlı çabalardır. Kendisi için kurulan gelecek planlarından habersiz Munzur ise köydeki çocukluk heyecanları ve zor koşullarda başladığı ilkokul günlerini şöyle anlatıyor: 

“Çocukken karanlık basana kadar komşu çocuklarıyla oyunlar oynamayı çok severdim. En hoşlandığım şeylerden biri köye araba geldiğinde gidip yolda gizlenerek araba geçince arkasına asılmaktı. Şoför bizi fark ederse hızlanarak yere düşürüyordu. Tabi bir dahaki gelişinde de ya tekerlerinin havasını indiriyor ya da camlarını taşlıyorduk. Köyde beş dakika yerimde durmadığım için ailem okul dönemimin geldiğini düşünmüş olacak ki daha bir yıl olmasına rağmen okula göndermeye karar verdiler. Köyümüzde okul olmadığından, 45 dakika uzaklıktaki Pirinççi köyündeki ilkokula başladım. Okul ile herhangi bir sorunum yaşanmasa da gittiğimiz köyün çocuklarıyla bir türlü birbirimize ısınamadığımızdan, bir çok kez kavga ediyor, üstüm başım yırtık kirli eve dönüyor, bu kez de evde azar işitiyordum. Fakat kavgayı çıkaran diğer köyün çocukları olduğundan, biz suçlu sayılmazdık. Neyse ki bizim köyün çocuklarıyla birbirimizi savunuyorduk. Yine soğuk ve yağışlı günlerde birbirimize yardım ediyorduk.”

Teknoloji ve bilimsel gelişmelerin en son uğradığı coğrafyalardan olan Kürdistan’da geç ve güç ulaşılan her teknolojik nimetin büyük bir heyecanla karşılandığına çok tanıklık etmişizdir. İlkokul son sınıfta elektrik ve TV ile tanışan köy halkı ve kendisinin gösterdiği refleksi biraz esprili bir dille anlatan Munzur yoldaş geri bıraktırılan bir halkın ortak resmini de çiziyor:

“Köyümüzde elektrik olmadığı için bilim tekniğin hiçbir ürününden yararlanamıyorduk. İlkokul son sınıftayken köy halkının da özel çabasıyla köye elektrik verildi. O gün tüm köy için bayramdı. Kurbanlar kesilerek, davul zurna eşliğinde halk halaya dizilmiş, bugünü kutlamıştı. Silah patlatılarak elektrik bırakılmış, şenlik gece de sürmüştü. TV’yi ilk o zaman seyretmiştim. O kadar çok etkilenmiştim ki halen seyrettiğim ilk filmi baştan sona olduğu gibi anlatabilirim. Sanki bambaşka bir dünyaya, yeni bir ortama gitmiştim. İnsanlar küçültülerek bir kutunun içerisine konulmuş, konuşuyor, dolaşıyor ve aynı zamanda bir birini dinleyebiliyorlardı. Bende o kadar hayranlık uyandırmıştı ki o anda çevreyi duyamayacak kadar pür dikkat kesilmiş, karşımdakine dalmıştım. Bu durum hemen hemen tüm köy halkında yaşanmış, TV seyredilen odaların pencereleri bile tıklım tıklım dolmuştu. Sonraki süreçlerde TV temel ilgi alanım haline gelecek, yapmak istediğim şeylerin resmini çizecekti.”

Tüm zorlu koşullara rağmen ilkokuldaki başarısı ortaokulda da devam eder ve ortaokulu birincilikle bitirir. Ortaokuldan sonra, toplumsal ve kültürel gerçekliği Dersim’den çok farklı olan Bitlis yatılı öğretmen lisesini kazanır. Kâbesi insan olan Alevilik öğretisinin yoğun etkisiyle yetişen Munzur için Bitlis’te karşısına çıkan mezhep çelişkisi duvarı belki de yaşamının ilk zorlu sınavıdır. Bu çelişki kendisini okuldan ayrılmak zorunda bıraktığında ise artık yaşamın zorluklarla dolu olduğunu görmüş ve önemli bir karar almıştır:

“Okulda hemen hepsinin Dersimli olduğu küçük bir grup arkadaş vardı. Bu grubun dışındakiler genellikle namaz kılıyor, dini ibadetlerini yerine getiriyorlardı. Bizim grubun kendi arasındaki yakın ilişkisi diğerlerinde büyük rahatsızlıklar yaratmış olacak ki Ramazan ayının daha ilk günlerinde tepkileri çoğalarak çok kötü bir şekilde patlak vermişti. Okuldakilerin dışında şehirden de destek alarak öldürme amaçlı bıçaklı, zincirli saldırıya geçmişlerdi. Önceden şehre çıkış için kullandığımız gizli hattımız şimdi canımızı kurtarmaya yarayacaktı. Bodrum katta bulunan kırık camlı pencereden atlayarak uzaklaşmıştık. Hiç arkamıza bakmadan doğruca memleketin yolunu tutmuştuk. Oradan bu şekilde uzaklaşırken, yaşamanın da öyle sanıldığı kolay olmadığını, önemli çelişkileri içerdiğini anlamıştım. Fakat yaşamak böylesi zorlu bir mücadeleyi de dayatsa üstüne üstüne gitmekten başka çaremin olmadığını da görüyordum. Mücadele edecektim, geriye dönük adım atmayacaktım ama daha akıllıca ve zengin yöntemlerle yaklaşacaktım.”

Mücadeleden vazgeçmeme kararı alan Munzur yoldaş kaydını Malatya Öğretmen Lisesi’ne alır. Toplumsal çelişkiler ve nedenleriyle ilgili merakı giderek derinleşirken bunu anlamaya dönük araştırmalar yapar. Yatılı okulun askeri disiplini dayatan ortamında ulusal anlamda da ilk soru işaretleri oluşmaya başlamıştır. Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi’ne bağlı sınıf öğretmenliği bölümünü kazandığı dönemde ise peş peşe anne ve babasını kaybeder. Bu olaydan çok etkilense de okulu bitirme kararından vazgeçmez. Yaşamın ‘kahredici’ diye nitelediği gerçekliğine karşı duyduğu öfke onu giderek daha ciddi bir arayış ve sorgulamaya iter. Bir çok siyasi grubun, önemli ideolojik ayrılıkların ve politik zıtlaşmaların yaşandığı okul ortamında bir örgütte karar kılmaktan ziyade, kendisini yetkinleştirmeyi, eğitmeyi ve işin ciddiyetiyle bilinçli yaklaşmayı önemli bulur. O dönem yaşadığı sorgulamalar adım adım gideceği adresi de belirler:

 “Söz ile pratiğin mükemmel uyumu şeklinde gelişen özgürlük mücadelesine karşı ilgim her gün biraz daha artıyordu. Türk solunda yaşanan demagojik yaklaşımlara karşılık PKK hareketi her gün mücadeleyi daha fazla geliştirmenin ve savaşı daha fazla tırmandırmanın yankıları içerisinde kitleselleşerek kişiyi kendi yörüngesine çekiyordu. O dönemde Önderliğin çözümlemelerini okuyarak kim olduğum, neden bu durumda olduğum yönünde bir sorgulama ve araştırma içerisine girmiştim. Yapılan siyasi değerlendirmeler aydınlatmaya yönelik yoğunlaşma içerisine sokarken, aynı zamanda insan olmanın, topluma yararlı olmanın gerekleri nelerdir noktalarına ilişkin net görevler belirliyordu. Artık siyasetin cezbedici etkisiyle giderek okuldan uzaklaşıyordum. Bir dönemler ne olursa olsun okuyup devlet memuru olmaya heveslenirken, artık bunlar bana çok basit duygular olarak geliyordu. Toplumun yaşadığı enkazı görüp, bireylerin bu düzeyde kendisine yabancılaştırıldığını anladıktan sonra devlet için çalışarak ona hizmet edecek değildim. Özellikle tarihi gerçeklere ilişkin öğrendiklerim, katliam girişimleri ve çarpıtılan onca kahramanlıktan sonra devlete karşı güçlü bir tepki gelişiyordu. Bu tepkilerin bir sonucu olarak yavaş yavaş eyleme geçiyordum. Fakat yürüttüğüm çalışmalar beni tatmin etmediği gibi vicdanen de rahat değildim. Artık yol ayrımına yaklaştığımı anlıyordum. Böylesi karışık duyguları yaşadığım dönemde, devletin halka yönelik katliam girişimleri de artıyordu. Serhıldanları bastırmaya dönük girişimler katliam düzeyine varmıştı. Şırnak, Lice vb. yerlerde hiç çekinmeden insanları katlediyordu. Yaşlı kadınları panzerlerin peşinde yerlerde sürüklerken, çocukları ezip geçiyorlardı. Savunmasız insanlara hayvanca saldırıyorlardı. Bütün bunları gördükten sonra eğer biraz namus ve onur varsa yapılacak şey belliydi. En şerefli ve onurlu seçimin dağlara çıkarak gerillaya katılma olduğunun bilinciyle 1993 yılının Ekim ayı sonlarında bir grup arkadaş olarak Amed eyaletinde gerillaya katıldık.”

Özgürlükle kölelik arasında süren tarihin en eski mücadelesinde bir yürek daha özgürlük hanesine yazılmıştır. Eşitsizlik, adaletsizlik ve çürümeyi örten yapay şehir ışıklarını arkasında bıraktığı her adım Munzur yoldaşı yıldızlarla koyun koyuna duran zirvelere biraz daha yaklaştırırken, verdiği kararın anlamı da daha bir netleşir beyninde:

“Onursuzluğun ve inkarcılığın dayatıldığı bir dönemde onurlu ve namuslu olmanın koşulları ortadaydı. Özgürlük mücadelesine katılmak, onun bir üyesi olmak yapılabilecek en anlamlı davranış olacaktı. Bu mantık ve anlayışla gerillaya, onun kutsal mekanına, özgürleştirici yuvasına gelmiştim. İnsanları büyüleyen kutsallığına bürünmek istiyordum. Ucunda ölüm de olsa bu ölüm şereflice olacaktı. Geride kalanlar bu davranışımla övünecek, gurur duyacaklardı. Katılırken kendime fazla bir ömür biçmiyordum. Tek istediğim şey gerilla ortamını, onun havasını solumak; gerilla yaşamını, arkadaşları tanımak ve onlarla kısa da olsa bir arada yaşamaktı.”

Munzur yoldaş ilk kışı Amed’de geçirir ve kış bitiminde bulunduğu bölüğün Dersim’e geçmesi kararı alınır. Tanıdık topraklara doğru başlayan yürüyüşte adeta yüreği ondan önce kanatlanır da ulaşır Dersim’e. Dersim’de kaldığı 5 yıl boyunca halkçı özellikleri çok sevilmesine neden olur. Militanının halkı eğitme ve bilinçlendirme çabasını önemli bulur ve bunu örgütlülüğün geliştirilmesi açısından vazgeçilmez olarak değerlendirir. İlk yılından itibaren önemli sorumluluklar alır. Hangi dönem olursa bilinçli katılımı esas alır. Bu nedenle giderek güçlenen bir katılımın sahibi olur.

Dersim’den sonra bir yıl kaldığı Karadeniz’de yaralanarak tekrar Dersim’e döner ve burada uzun süredir beklediği büyük buluşmanın müjdesini alır. Önderlik sahasına gönderilmek üzere hazırlanan grupta onun da adı vardır. Buluşmanın heyecanı Önderliğin Ortadoğu’dan çıktığı haberi ile gölgelenirken, bir gün mutlaka buluşacağı umuduna sarılır. Önderlik sahasına gidemeyen grup güneye geçerken, onları burada uluslar arası komplonun kara yüzü karşılar. Munzur yoldaş için son noktaya varılmıştır ve artık fedailik zamanıdır:

“İntikam almak için ilk defa kendimi o kadar güçlü ve bir o kadar da kaygısız hissediyordum. Bunu onlara kötü ödettirmeliydik. Gerilla ve halk, Önderliği savunmak için birleşmeli, düşmanın üzerine yürümeliydi. Önderlikle olmanın, onu yalnız bırakmamanın ancak böyle mümkün olabileceğini düşünüyordum.”

Komplo sonrası başlayan yeniden yapılanma, halkın milyonlara varan eylemselliği ile yanıt bulurken, yeni dönemin yeni dilini anlamaya dönük bir sorgulama içerisine girer Munzur. Halkın büyük eylem gücü karşısında heyecanlanan Munzur yoldaş için yeni stratejinin militanı olmak amacıyla yenilenme vakti gelmiştir. Mücadeleye yeniden yürüyebilmek için özgürlük silahlarının bilenmesi ihtiyacı vardır. Özgürlük silahlarından biri eylemse, onun ikiz kardeşi de bilinçtir bizde. Böylece 2001 yılında Parti Merkez Okulu eğitimine katılır. Devrenin özelliği 21. Yüzyıl manifestosunun ilk kez tartışıldığı bir eğitim ortamı olmasıdır. Munzur yoldaş da savunmanın oluşturduğu anlam deryasında adeta kulaç atarken, tarihin bütün kirlerinden hesap soran manifestodan yola çıkarak yargıladığı kendi kişisel tarihinden çıkardığı sonuçları tüm yürek açıklığı ile eğitim ortamında dile getirir. Savunma herkes gibi onun için de bir milattır:

 “Savunmaları ilk okuduğumda büyük bir gurur duyarak ‘İşte bizim böyle bir Önderliğimiz var, artık kimse bize engel olamaz’ şeklinde düşünerek buruk bir sevinç yaşadım. Okurken kendimi adeta emekleme dönemindeki bir çocuğun gördüğü her şey karşısında gösterdiği tavır ve davranışları gösterir gibi hissediyordum. Her cümleyi tekrardan okuma, okudukça aydınlanma, aydınlandıkça daha fazla okuma ihtiyacı duyuyordum. Bir çeşmeden kana kana su içercesine savunmaları öğrenme arzusunun geliştiğini belirtebilirim. Savunmalarda Önderlik bizleri tarih üzerinde bir gezintiye çıkarıyordu. Diğer tarihçilerin kuru, tek düze anlatımlarına karşılık; Önderliğin oldukça akıcı, sürükleyici bir o kadar da bilimsel, felsefik özellikler taşıyan yazım tarzı ile konu genişliği, anlayış derinliği ve anlatım ustalığına sahip insanı büyüleyen heyecan verici düzeyde değişimleri içeren bir yapıt oluyordu. Kısaca savunma, reel sosyalizmin hedefleyip de başaramadığı özgürlük ve eşitlik ütopyasına ulaşmayı sağlayacak yeni bir uygarlığın geliştirilmesini ifade etmektedir.

Dünya insanlığına olduğu kadar bizlere de ulaşan savunmalar karşısında takınmamız gereken tutum nasıl olmalıdır sorusu elbette önemlidir. Her şeyden önce böylesi bir uygarlığın yaşamsallaştırılması kendiliğinden olmayacağı gibi, tarihi gelişimin bir sonucu ya da zorunluluğu olarak da gelişmeyecektir. Objektif olarak geliştirilmesine uygun bir zemin olsa da bu tek başına yeterli değildir. Onun için Önderliğin her söylediğini defalarca ölçüp biçerek, ne anlama geldiğini iyi özümseyerek, gereklerini pratikleştirecek düzeyde bir örgütlülük düzeyine ulaşmak gerekiyor. Toplumda bir yeniden doğuşu hedefliyorsak, o zaman öncelikle kendimizde yeniyi yaratabilmeliyiz. Kendimizi yaşamın tüm alanlarında bunun mücadelesini yürüten, bu konudaki sorumluk ve yükümlülüklerimizi gören bir düzeye ulaştırabilmeliyiz.”

Doğru anlama ve anladığının gereklerine göre hareket etme zorunluluğunu iliklerine kadar hisseden Munzur yoldaşın egemen sisteme karşı son yıllarda en güçlü yanıt verenlerden biri olmasının nedeni belki de onu çok gerçekçi çözümleyebilmesidir:

“Yeni dönemin temel mücadele yöntemi olarak sivil toplum örgütlerinin geliştirilmesi ve bu temelde bir mücadele perspektifi öngörülürken bunun çok rahat bir ortamda hiçbir baskıya maruz kalmadan geliştirilebileceği de sanılmamalıdır. Böylesi bir mücadele ortaya çıkınca çıkarları sarsılan kesimlerin zor uygulamaları ve engellemeleriyle karşı karşıya kalınacaktır. Böylesi bir durum geliştiğinde evrensel hukukta güvenceye kavuşan meşru savunma hakkı bu uygulamalara son verilene kadar devam ettirilmelidir.

Bunun gerillada doğru uygulanabilmesi ise her şeyden önce doğru bir şiddet anlayışına kavuşmayı gerektirmektedir. Profesyonel bir askerlik bilinciyle, nerede ne yapacağını doğru ölçüp biçen bir pratiğin sergilenmesi gerekir. Gerillanın demokrasi mücadelesinin temel güvencesi olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Bu da imhaya kapalı bir mevzilenme içerisinde yönelimleri boşa çıkaran, savaş sanatının her türlü inceliklerini kullanan nicelik ve nitelik düzeye ulaşarak, ‘ormanların kıralı aslanın duruşu ve heybetine’ erişebilmesine bağlıdır.

Önderlik savunmalarıyla tepeden tırnağa kuşandığı eğitim süreci sona ererken, artık sıra uygulamaya gelmiştir ve kaybedecek zaman yoktur. Son bir kez, kendisini bekleyen görevlere hazırlık düzeyi ve içine sığmayan heyecanını Önderlik, şehitler ve yoldaşlar ile paylaşmak istercesine şu satırları düşer raporunun son sayfalarına:

 “Gördüğümüz eğitimden sonra ben parti çalışmalarına hazır değilim ya da ben bu işe giderim, şuna gitmem gibi sözler sarf etmek herhalde partiye ve yaratılan değerlere yapılacak en büyük saygısızlık olacaktır. Bunu duygusal bir yaklaşım olarak söylemiyorum. Vicdani yönden bile sorgulandığında büyük bir vicdansızlık olacağı açıktır. Zira ben bu yaklaşım ve anlayış içerisinde verilen onca emek ve değere layık olmamanın verdiği büyük ağırlığın sorumluluğunu da hissederek, yeni döneme yürürken partinin önüme koyduğu her türlü çalışmaya hazır olduğumu belirtmekten büyük bir kıvanç duymaktayım. Önümde beni mücadele etmekten çalışma yürütmekten alıkoyacak herhangi bir engelin olmadığını da büyük bir içtenlikle ve samimiyetle ortaya koymak istiyorum. Aldığım güçle önümüzdeki görevlere yaklaşacağıma dair büyük bir istek ve coşkuyla hazır olduğumu belirtmekten büyük onur duyuyorum...”

Devre bitiminde Dersim’e yeniden gideceğini öğrenir. Çocukluk hayallerini kurduğu, ilk gerilla türkülerini söylediği, ilk mücadele derslerini aldığı Dersim’e bu kez yeni bir yürüyüşün öncü komutanlarından biri olarak gitmektedir. Dört yıl önce özgürlük güneşimize ulaşmak için güney yönünde yürüdüğü yolları, dört yıl sonra (2002) güneşi Munzurlarda karşılamak üzere kuzey yönünde yürür...

Görkemli özgürlük yürüyüşüne çıkmadan bir saat önce gördük onu. Kıskandık gözlerindeki kabına sığmayan çocuk gülüşünü ve “haydi heval geç kaldık” dercesine kavgaya yürüyüşünü. Söylemek istediklerimiz sönük kaldı her haliyle bize anlattıkları karşısında. Bencilliğimiz tuttu bir de özlemlerimizi yükledik sırtına, “bizim için de geç koşar adım o yollardan” dedik, yanıtı “siz onu bana bırakın” dercesine Munzurca bir gülüş oldu. Bir de gözden kaybolmadan hemen önce gökyüzüne çizdiği “V” işareti. Her hatırlamada hep o son resim gözümüzde canlanırken ve henüz son tokalaşmanın sıcaklığını taşırken, yeryüzünü sarartan eylülün soğukluğuyla yüklü haberi çıkageldi geçen ay. İlk aklımıza gelen, “son sözünü tuttu, sözünü eylemiyle birleştirdi” oldu. Çok duyguyu bir arada yaşadık ama esas olan, uzaklara değil yüreğimize doğru yol alan Munzurla bir kez daha sevdalandık mücadeleye. Yani eksilmedik çoğaldık, yani çoğalmanın bir yolunu daha keşfettik, yani mücadeleye sevdalı yüreklerimizde büyüyen kavga gücümüzle baştan yendik ona mermi sıkan tetiğin sahiplerini.

Çünkü seninle gerçekten buluştuk yoldaş...

 

Anınız önünde saygıyla eğiliyoruz


 

Silah Arkadaşı
  

Geri <<< | >>> İleri

 
HPG (Halk Savunma Güçleri) Resmi Sitesidir.
HPG-BİM tarafından yapılmıştır.
HPG Online © 2003 - 2006 Tüm hakları saklıdır.