Main Menu
Anasayfa
Şehitlerimiz
Şehitler Albümü
Şehit Künyeleri
 
 

2003 ŞEHİTLERİ YENİ DÖNEMDE APOCU RUHUN MEŞRU SAVUNMA ÇİZGİSİNDEKİ TEZAHÜRÜDÜR!

AGIR - MUSTAFA POLAT

AGİRÎN - LEYLA DİLEK

AGİT - BAKIR ÖZDEMİR

ANDOK - İSKAN TAŞ

BAGOK - SİNAN YILDIRIM

CENG (CAN) - BARIŞ ŞENOL

CUDİ - MEHMET UĞUR

ÇAYAN - BEDİRHAN BELLİER

DEŞTİ - KEMAL YAKLAV

DİROK - MERYEM ŞEXO

DOĞAN - MENAN HÜSO

ERDAL - ENGİN SİNCER

FERHAT - RAMAN DOĞAN

FIRAT  - TUNCER POLAT

HÜSEYİN - HASAN ERTUĞRUL

İSA - EROL BUL

KAHRAMAN - FEYİZ EBUZEYD

KAMURAN - HAŞİM BİTİK

MAHİR - ŞERİF YALÇIN

MAHMUT - DERVİŞ SİNO

METİN - ATİF URUK

MUNZUR - CAHİT DAĞTEKİN

MUNZUR - HÜSEYİN GÜL

NEMRUT - KENAN FIRAT

ROJHAT - MUSTAFA GÖK

RUBAR - İSMAİL ALTÜRK

SERVER - NURETTİN DOĞRU

SİPAN - VEDAT MERT

ŞAHİN - KEMAL PURMEND

ŞERVAN - DENİZ YANAT

ŞEVGER - HALİL ALÖKMEN

ŞEVGER - YAŞAR AYKAL

ŞİYAR - AHMET AKSU

XELAT- XEVRAMAN ALİ

XEMGİN - ÇETİN KAÇAK

ZAĞROS - ENGİN ÇINAR 

ZINAR - İBRAHİM KILIÇ  

Kod Adı: METİN
Adı Soyadı: ATİF URUK
Doğum Tarihi-Yeri: 1981 / DERSİM
Anne-Baba Adı: YONOŞ – HASAN
Katılım Tarihi: 1999 / DERSİM
Şahadet Tarihi:
19 KASIM BİNGÖL
KIZILAĞAÇ

Geri <<< | >>> İleri

 
GELECEĞE GÖKKUŞAĞI DÜŞÜREN


Bir insanı anlatmak ne kadar da zordur. Oysa ki kolay sanırız bir insanın acılarını, sevinçlerini, hüzünlerini, umutlarını anlatmayı, anlatabilmeyi… Kolay sanırız… Düşününce varabileceğimiz bu farkındalık yüreğimize değen yerleri ile bir olduğunda kendinizle yüzleşirsiniz. Kendinizden kaçamayacağınız yerdesinizdir ve yüzleşme başlamıştır bir kere…
Bu coğrafyanın binlerce yıla kök salan alışkanlıkları ile kolay sanılan, artık paradoks olmanın adayı olup çıkıverir. Ortadoğu’nun alışkanlıklarıyla kullanım değeri olarak görülen ve ucuzlayan insandır bu paradokstan nasibini alan. Mezarlar çoğaldıkça kendi anlamını tüketen ve kendini yitiren insan… Kendini unutmamak için aynalara bakanların başkalarını anımsamaya çalışarak anlatabilmesi ne denli zordur. Zordur onca kanıksanmış ölüm ardından, olağanlaşan onca acı ardından bir başkasına anlatmak, anlatamamak… Anlatıcının ölümüdür bu bir bakıma… Anlatmamak eksilmektir biraz da… Ve Ortadoğu’nun bu kader çizgisini değiştirecek olan da insanı anlatmak, anlatabilmek değil mi? Anlatın ve her insanın bir öyküsü olduğuna inanın. Çünkü anlatılan, anlatılanı da değiştirecektir… Tıpkı dağları mekan tutmanın, yitik bir ülkeyi aydınlatacağını bildiğiniz gibi, anlatın yaşanılan zamanı…
Beş yıl öncesinin bir Dersim sonbaharında tanışmıştık Metin’le… Yol yorgunu bir zamanın orta yerinde, Akvanos Vadisi’nde. Gerillanın tarihi yürüyüşüne tanıklık eden zamanlarda… Munzurların ve Sultan Baba’nın doruklarına düşen ve bahara dek yerleşen karın soğuğunu taşıyan rüzgarlar yalıyordu gövdelerimizi. Ormanların yapraklarından soyunduğu ve toprağın güz ayazlarında derin derin yarıldığı bir sonbahar gününde yaşanan bir karşılaşma… Kimilerine göre sıradan, alelade bir karşılaşma belki de. Fakat ilkte olduğu gibi anlamını bulan bir tanışma… Henüz yeni mekan tutar olmuştu dağları Metin. En zor zorlu zamanlara tanıklık ettiğimiz bir zamanı yaşarken çıkıp gelmişti… Dağlarda henüz sınanmış olsa da her şeye rağmen gülebilen bir yüzü ve Dersim dağlarına duyduğu özlemi dindirmenin coşusuyla katılmıştı aramıza. 1999-2000 kışına girerken Metin Akvanos Vadisi’ndeki kampta kalmıştı, biz ise Aliboğazı’nda… Aramıza zemherisi ağır bir kış girmişti bahara dek. Yeni yüzyılın ilk Dersim baharında gerçekleşen düzenlemelerde Ovacık’ta kalmıştı Metin. O süreçte biraz daha iyi tanıyabilmiştik onu. Daha çok da kendine dair anlattıklarından… Dersim merkeze bağlı Merxo köyündendi. Ailesi de Merxo’da oturuyordu. Ortaokulu bitiremeden terk etmişti bildiğim kadarıyla. Yine ondan öğrenmiştik 7 yıl boyunca Dersim merkezde bir berber salonunda çalıştığını. O da Kürdistan’daki her çocuk gibi erken tanışmıştı yaşamla. Çocukluğunu yaşayamamış her Kürdistanlı gibi… Belki de bu yüzdendi o iflah olmaz çocukluğu. Bundandı çocukluğunu dağlarda araması belki de.
Ne zaman geçmişe dair konuşsak, her defasında bir tek ablasından söz ederdi özlemle. Sanki bir sırrını paylaşır gibi anlatırdı. Ailesi denince bir tek anımsadığı, özlediği ablasıydı yalnızca. Fakat bunun nedenini hiçbir zaman öğrenememiştik… Buna karşı da her nedense pek söz etmekten kaçınırdı… Geçmişe dair bildiğimiz, bilebildiğimiz bunları yalnızca… Anlattıkları, paylaştıkları kadardı…
Sonbahara kadar Ovacık’ta kalmıştı. Bir grup arkadaşla birlikte Munzurlarda üstlenme hazırlıkları için gittiği zamandan bir süre sonra bizim kartal noktası dediğimiz ormanlara geri dönmüştü. Düzenlemeler yapıldığında Ovacık’ta onunla birlikteydik. Her şeyin ters gittiği bir zamandı sanki. İlk Kutu Deresi’nde 6 arkadaşın şehit haberi ile savruldu yüreğimiz göğüs kafesimizde. Her bir arkadaşı yitirmenin nedenselliğinde doğan ve katlanılması güç bir yürek boşluğunda. Yapraklar sararıp toprağa düşmeye başladığı bir sıra üstlenme grubundan arkadaşların “Yaylagünü” köyünde düştüğü pusuda Mazlum ve Cesur arkadaşları da yitirdik. Sanki herşey uğursuz bir lanet gibi üzerimizde dolaşırken, aynı pusuda teslim olan biri üstlenmemizi düşmana vermişti. Güz rüzgarları daha sert esiyordu artık ve her estiğinde daha da çoğaltıyordu sonbahar hüznümüzü rüzgarlar. Binbir güçlükle ve bütün düşman yönelimlerine karşı yapılan onca şey yoktu artık. En zoru da iki arkadaşımızı yitirmiş olmaktı… Bu olay sonrası hummalı bir çalışma başladı. Bu dar zamanda, düşman operasyonlarının göz açtırmadığı ve yavaş yavaş kışın kendini hissettirdiği bir ortamda artık gerilla zamana karşı yarışıyordu. Şartlar ve doğa koşulları o kadar ağırdı ki, erzak taşıdığımız dört katırımız donarak ölmüştü… Ölüm ve yaşam çizgileri arasında yaşama dair bir direnişin orta yerinde… Bu direnişin içinde aramızda gülmeyi becerebilen ve bütün gücüyle her şeye kendini katan biriydi Metin… Gücümüzün tükendiği yerde yükü sırtlayan, şikayetsiz yaşayandı. Bütün güçlüklere rağmen dağlara tutunabilmenin keyfi anlatılamayacak kadar güzel bir yaşanan zamandı. Paylaşımları kutsayan bir yaşanmışlık olarak yüreğimize kazınan bir geçmiş zaman hikayesi… O kış öncekine göre daha rahat bir kış geçirmiştik. Baharla birlikte Metin yine Ovacık’ın yolunu tutarken, bir grup Hozat’a biz de Pertek’e gitmiştik. 2001 sonbaharına yakın bir zamanda tüm batı gücü Dersim merkezde toplandığımızda yüreğimizin güneyine açılıyordu bütün yollar. Düzenlenen grupta 11 kişiydik. Ve bu grupta Metin de vardı… Anlatılsa roman olacak bir yolculuğa çıkılmıştı artık. Nehirleri, dağları ve ovaları aşa aşa menzile varabilmenin tutkusunda tüketilen yollardan, geçilen yolculuklardan biriydi bu yalnızca… Ölümün yalnızca kundaklandığı pusulardan, kar fırtınalarından geçilen ama kendimizden geçmediğimiz yollardan… Menzile vardığımızda Kela Reş’e ulaştığımızda bitirmiştik yolları. Bir yerlere ulaşmanın, ulaşabilmenin sevinci direncimizi yeniden üretirken, kahkahaları eksik değildi yine Metin’in. Belki de onunla özdeşleşen yaralı bir imgelenme olarak bilincimize kazınan bu utangaç ve muzip gülüşleri olmuştu hep… Güney’e geçtiğimizde 3 ay kadar bir süre Kandil’de kuzey kampında birlikteliğimiz sürdü. Sonrası bizden ayrıldı Metin, taburlara gitmişti. Uzun bir zaman girdi aramıza, ara sıra gelen sımsıcak selamlarını saymazsak. Çok sonraları batı Kandil karargahında bir araya gelmiştik bir yılı aşkın bir süre sonra… O hiç değişmemişti sanki. Dersim yine tutkulu bir düştü onun için. Hala içinde diri tuttuğu, uğruna pek çok şeyi göze aldığı, büyümemiş bir çocuk özlemi gibi… Yeniden Dersim’e dönmeyi düşlüyordu ve bunun için yapmıştı önerisini. Çok geçmeden de Şehit Ayhan’daki kuzey kampına gitmiştik ilk. Sonra da Şehit Rojhat’daki kampa geçmişlerdi… Son kezdi buradaki karşılaşma. Bunu ne o, ne de ben bilmiyorduk. Işıksız ve ateşsiz sonbaharın eşiğindeki bir ağustos gecesinde son kez sarılarak ayrılmıştık. Vedalaşmadan, vedalaşmanın ayrılığa teslim olmak olduğunu bilerek… Ve şimdi son kez demenin hüznünü yaşamak düşmüşken payıma… Tıpkı direnmenin onlara, onların direnine tanıklık etmenin bize düştüğü zamanlar gibi… Son kez sarılmıştık gövdelerimize.
Hüznü barındırmayan bir Kandil gecesinde ayrılmıştık. Ve yine bir gece vakti ama bu kez bir Xınere akşamında gülen yüzlü bir yoldaşın bir daha olmayacağını bilmek, bu lanetli bilgi düşürmüştü depremleri yüreğimize. Bir Dersim tutkusunun Bingöl’de toprağa düştüğü yerde tüketilen bir serüvenin son durağını öğrenmiştik işte. Yalnızca yaşanılarak öğrenilebilecek gerçeğin alışamadığımız o bildik öğretisiydi bu bir bakıma… Umarsızca Bingöl’ü anımsamaya çalışarak… Hangi kum saatini ters çevirmek gerekirdi ki, dönülmezliklerini ortadan kaldırmak, kaldırabilmek için… Bir kez daha ve son kez demeden nasıl sarılabilirdi insan yürek boşluğuna… Her şeye ve herekese rağmen bıkmadan, usanmadan, yılmadan düştüğümüz yolculuklarda menzil tutkusunu taşıyarak yaşatabileceğimiz ve ancak öyle yüreğimizde taşıyabileceğimiz insanlardı onlar… Unutulamayacak olanlar…
Bir gece vakti, bir ölü ateş başında, dolunayda hafif bir yağmur altında Munzurlarda bir Munzur gecesinde gördüğü gökkuşağını anlatmıştı Metin yıllar önce. Dolunayın aydınlığının yağmurda kırılıp yedi renge çoğalmasını (karanlıkların) tanıklığının keyfini sürendin. Ve şimdi gülen resimlerin düşüyor aklıma. Resimlerinin haberi yok düştüğünden… Hala gülüyorlar içimde… Geceye gökkuşağı düşürmenin keyfini sürdüğün gece gibi gülüyorlar…

 

Silah Arkadaşı
  

Geri <<< | >>> İleri

 
HPG (Halk Savunma Güçleri) Resmi Sitesidir.
HPG-BİM tarafından yapılmıştır.
HPG Online © 2003 - 2006 Tüm hakları saklıdır.