|
 |
Kod Adı: METİN
Adı Soyadı: ATİF URUK
Doğum Tarihi-Yeri: 1981 / DERSİM
Anne-Baba Adı: YONOŞ – HASAN
Katılım Tarihi: 1999 / DERSİM
Şahadet Tarihi:
19 KASIM BİNGÖL
KIZILAĞAÇ |
 |
|
Geri
<<< |
>>> İleri
GELECEĞE GÖKKUŞAĞI DÜŞÜREN
Bir insanı anlatmak ne kadar da zordur. Oysa ki kolay sanırız
bir insanın acılarını, sevinçlerini, hüzünlerini, umutlarını
anlatmayı, anlatabilmeyi… Kolay sanırız… Düşününce
varabileceğimiz bu farkındalık yüreğimize değen yerleri ile bir
olduğunda kendinizle yüzleşirsiniz. Kendinizden kaçamayacağınız
yerdesinizdir ve yüzleşme başlamıştır bir kere…
Bu coğrafyanın binlerce yıla kök salan alışkanlıkları ile kolay
sanılan, artık paradoks olmanın adayı olup çıkıverir.
Ortadoğu’nun alışkanlıklarıyla kullanım değeri olarak görülen ve
ucuzlayan insandır bu paradokstan nasibini alan. Mezarlar
çoğaldıkça kendi anlamını tüketen ve kendini yitiren insan…
Kendini unutmamak için aynalara bakanların başkalarını
anımsamaya çalışarak anlatabilmesi ne denli zordur. Zordur onca
kanıksanmış ölüm ardından, olağanlaşan onca acı ardından bir
başkasına anlatmak, anlatamamak… Anlatıcının ölümüdür bu bir
bakıma… Anlatmamak eksilmektir biraz da… Ve Ortadoğu’nun bu
kader çizgisini değiştirecek olan da insanı anlatmak,
anlatabilmek değil mi? Anlatın ve her insanın bir öyküsü
olduğuna inanın. Çünkü anlatılan, anlatılanı da değiştirecektir…
Tıpkı dağları mekan tutmanın, yitik bir ülkeyi aydınlatacağını
bildiğiniz gibi, anlatın yaşanılan zamanı…
Beş yıl öncesinin bir Dersim sonbaharında tanışmıştık Metin’le…
Yol yorgunu bir zamanın orta yerinde, Akvanos Vadisi’nde.
Gerillanın tarihi yürüyüşüne tanıklık eden zamanlarda…
Munzurların ve Sultan Baba’nın doruklarına düşen ve bahara dek
yerleşen karın soğuğunu taşıyan rüzgarlar yalıyordu
gövdelerimizi. Ormanların yapraklarından soyunduğu ve toprağın
güz ayazlarında derin derin yarıldığı bir sonbahar gününde
yaşanan bir karşılaşma… Kimilerine göre sıradan, alelade bir
karşılaşma belki de. Fakat ilkte olduğu gibi anlamını bulan bir
tanışma… Henüz yeni mekan tutar olmuştu dağları Metin. En zor
zorlu zamanlara tanıklık ettiğimiz bir zamanı yaşarken çıkıp
gelmişti… Dağlarda henüz sınanmış olsa da her şeye rağmen
gülebilen bir yüzü ve Dersim dağlarına duyduğu özlemi
dindirmenin coşusuyla katılmıştı aramıza. 1999-2000 kışına
girerken Metin Akvanos Vadisi’ndeki kampta kalmıştı, biz ise
Aliboğazı’nda… Aramıza zemherisi ağır bir kış girmişti bahara
dek. Yeni yüzyılın ilk Dersim baharında gerçekleşen
düzenlemelerde Ovacık’ta kalmıştı Metin. O süreçte biraz daha
iyi tanıyabilmiştik onu. Daha çok da kendine dair
anlattıklarından… Dersim merkeze bağlı Merxo köyündendi. Ailesi
de Merxo’da oturuyordu. Ortaokulu bitiremeden terk etmişti
bildiğim kadarıyla. Yine ondan öğrenmiştik 7 yıl boyunca Dersim
merkezde bir berber salonunda çalıştığını. O da Kürdistan’daki
her çocuk gibi erken tanışmıştı yaşamla. Çocukluğunu yaşayamamış
her Kürdistanlı gibi… Belki de bu yüzdendi o iflah olmaz
çocukluğu. Bundandı çocukluğunu dağlarda araması belki de.
Ne zaman geçmişe dair konuşsak, her defasında bir tek ablasından
söz ederdi özlemle. Sanki bir sırrını paylaşır gibi anlatırdı.
Ailesi denince bir tek anımsadığı, özlediği ablasıydı yalnızca.
Fakat bunun nedenini hiçbir zaman öğrenememiştik… Buna karşı da
her nedense pek söz etmekten kaçınırdı… Geçmişe dair bildiğimiz,
bilebildiğimiz bunları yalnızca… Anlattıkları, paylaştıkları
kadardı…
Sonbahara kadar Ovacık’ta kalmıştı. Bir grup arkadaşla birlikte
Munzurlarda üstlenme hazırlıkları için gittiği zamandan bir süre
sonra bizim kartal noktası dediğimiz ormanlara geri dönmüştü.
Düzenlemeler yapıldığında Ovacık’ta onunla birlikteydik. Her
şeyin ters gittiği bir zamandı sanki. İlk Kutu Deresi’nde 6
arkadaşın şehit haberi ile savruldu yüreğimiz göğüs kafesimizde.
Her bir arkadaşı yitirmenin nedenselliğinde doğan ve
katlanılması güç bir yürek boşluğunda. Yapraklar sararıp toprağa
düşmeye başladığı bir sıra üstlenme grubundan arkadaşların
“Yaylagünü” köyünde düştüğü pusuda Mazlum ve Cesur arkadaşları
da yitirdik. Sanki herşey uğursuz bir lanet gibi üzerimizde
dolaşırken, aynı pusuda teslim olan biri üstlenmemizi düşmana
vermişti. Güz rüzgarları daha sert esiyordu artık ve her
estiğinde daha da çoğaltıyordu sonbahar hüznümüzü rüzgarlar.
Binbir güçlükle ve bütün düşman yönelimlerine karşı yapılan onca
şey yoktu artık. En zoru da iki arkadaşımızı yitirmiş olmaktı…
Bu olay sonrası hummalı bir çalışma başladı. Bu dar zamanda,
düşman operasyonlarının göz açtırmadığı ve yavaş yavaş kışın
kendini hissettirdiği bir ortamda artık gerilla zamana karşı
yarışıyordu. Şartlar ve doğa koşulları o kadar ağırdı ki, erzak
taşıdığımız dört katırımız donarak ölmüştü… Ölüm ve yaşam
çizgileri arasında yaşama dair bir direnişin orta yerinde… Bu
direnişin içinde aramızda gülmeyi becerebilen ve bütün gücüyle
her şeye kendini katan biriydi Metin… Gücümüzün tükendiği yerde
yükü sırtlayan, şikayetsiz yaşayandı. Bütün güçlüklere rağmen
dağlara tutunabilmenin keyfi anlatılamayacak kadar güzel bir
yaşanan zamandı. Paylaşımları kutsayan bir yaşanmışlık olarak
yüreğimize kazınan bir geçmiş zaman hikayesi… O kış öncekine
göre daha rahat bir kış geçirmiştik. Baharla birlikte Metin yine
Ovacık’ın yolunu tutarken, bir grup Hozat’a biz de Pertek’e
gitmiştik. 2001 sonbaharına yakın bir zamanda tüm batı gücü
Dersim merkezde toplandığımızda yüreğimizin güneyine açılıyordu
bütün yollar. Düzenlenen grupta 11 kişiydik. Ve bu grupta Metin
de vardı… Anlatılsa roman olacak bir yolculuğa çıkılmıştı artık.
Nehirleri, dağları ve ovaları aşa aşa menzile varabilmenin
tutkusunda tüketilen yollardan, geçilen yolculuklardan biriydi
bu yalnızca… Ölümün yalnızca kundaklandığı pusulardan, kar
fırtınalarından geçilen ama kendimizden geçmediğimiz yollardan…
Menzile vardığımızda Kela Reş’e ulaştığımızda bitirmiştik
yolları. Bir yerlere ulaşmanın, ulaşabilmenin sevinci
direncimizi yeniden üretirken, kahkahaları eksik değildi yine
Metin’in. Belki de onunla özdeşleşen yaralı bir imgelenme olarak
bilincimize kazınan bu utangaç ve muzip gülüşleri olmuştu hep…
Güney’e geçtiğimizde 3 ay kadar bir süre Kandil’de kuzey
kampında birlikteliğimiz sürdü. Sonrası bizden ayrıldı Metin,
taburlara gitmişti. Uzun bir zaman girdi aramıza, ara sıra gelen
sımsıcak selamlarını saymazsak. Çok sonraları batı Kandil
karargahında bir araya gelmiştik bir yılı aşkın bir süre sonra…
O hiç değişmemişti sanki. Dersim yine tutkulu bir düştü onun
için. Hala içinde diri tuttuğu, uğruna pek çok şeyi göze aldığı,
büyümemiş bir çocuk özlemi gibi… Yeniden Dersim’e dönmeyi
düşlüyordu ve bunun için yapmıştı önerisini. Çok geçmeden de
Şehit Ayhan’daki kuzey kampına gitmiştik ilk. Sonra da Şehit
Rojhat’daki kampa geçmişlerdi… Son kezdi buradaki karşılaşma.
Bunu ne o, ne de ben bilmiyorduk. Işıksız ve ateşsiz sonbaharın
eşiğindeki bir ağustos gecesinde son kez sarılarak ayrılmıştık.
Vedalaşmadan, vedalaşmanın ayrılığa teslim olmak olduğunu
bilerek… Ve şimdi son kez demenin hüznünü yaşamak düşmüşken
payıma… Tıpkı direnmenin onlara, onların direnine tanıklık
etmenin bize düştüğü zamanlar gibi… Son kez sarılmıştık
gövdelerimize.
Hüznü barındırmayan bir Kandil gecesinde ayrılmıştık. Ve yine
bir gece vakti ama bu kez bir Xınere akşamında gülen yüzlü bir
yoldaşın bir daha olmayacağını bilmek, bu lanetli bilgi
düşürmüştü depremleri yüreğimize. Bir Dersim tutkusunun
Bingöl’de toprağa düştüğü yerde tüketilen bir serüvenin son
durağını öğrenmiştik işte. Yalnızca yaşanılarak öğrenilebilecek
gerçeğin alışamadığımız o bildik öğretisiydi bu bir bakıma…
Umarsızca Bingöl’ü anımsamaya çalışarak… Hangi kum saatini ters
çevirmek gerekirdi ki, dönülmezliklerini ortadan kaldırmak,
kaldırabilmek için… Bir kez daha ve son kez demeden nasıl
sarılabilirdi insan yürek boşluğuna… Her şeye ve herekese rağmen
bıkmadan, usanmadan, yılmadan düştüğümüz yolculuklarda menzil
tutkusunu taşıyarak yaşatabileceğimiz ve ancak öyle yüreğimizde
taşıyabileceğimiz insanlardı onlar… Unutulamayacak olanlar…
Bir gece vakti, bir ölü ateş başında, dolunayda hafif bir yağmur
altında Munzurlarda bir Munzur gecesinde gördüğü gökkuşağını
anlatmıştı Metin yıllar önce. Dolunayın aydınlığının yağmurda
kırılıp yedi renge çoğalmasını (karanlıkların) tanıklığının
keyfini sürendin. Ve şimdi gülen resimlerin düşüyor aklıma.
Resimlerinin haberi yok düştüğünden… Hala gülüyorlar içimde…
Geceye gökkuşağı düşürmenin keyfini sürdüğün gece gibi
gülüyorlar…
Silah Arkadaşı