Main Menu
Anasayfa
Şehitlerimiz
Şehitler Albümü
Şehit Künyeleri
 
 

2003 ŞEHİTLERİ YENİ DÖNEMDE APOCU RUHUN MEŞRU SAVUNMA ÇİZGİSİNDEKİ TEZAHÜRÜDÜR!

AGIR - MUSTAFA POLAT

AGİRÎN - LEYLA DİLEK

AGİT - BAKIR ÖZDEMİR

ANDOK - İSKAN TAŞ

BAGOK - SİNAN YILDIRIM

CENG (CAN) - BARIŞ ŞENOL

CUDİ - MEHMET UĞUR

ÇAYAN - BEDİRHAN BELLİER

DEŞTİ - KEMAL YAKLAV

DİROK - MERYEM ŞEXO

DOĞAN - MENAN HÜSO

ERDAL - ENGİN SİNCER

FERHAT - RAMAN DOĞAN

FIRAT  - TUNCER POLAT

HÜSEYİN - HASAN ERTUĞRUL

İSA - EROL BUL

KAHRAMAN - FEYİZ EBUZEYD

KAMURAN - HAŞİM BİTİK

MAHİR - ŞERİF YALÇIN

MAHMUT - DERVİŞ SİNO

METİN - ATİF URUK

MUNZUR - CAHİT DAĞTEKİN

MUNZUR - HÜSEYİN GÜL

NEMRUT - KENAN FIRAT

ROJHAT - MUSTAFA GÖK

RUBAR - İSMAİL ALTÜRK

SERVER - NURETTİN DOĞRU

SİPAN - VEDAT MERT

ŞAHİN - KEMAL PURMEND

ŞERVAN - DENİZ YANAT

ŞEVGER - HALİL ALÖKMEN

ŞEVGER - YAŞAR AYKAL

ŞİYAR - AHMET AKSU

XELAT- XEVRAMAN ALİ

XEMGİN - ÇETİN KAÇAK

ZAĞROS - ENGİN ÇINAR 

ZINAR - İBRAHİM KILIÇ  

Kod Adı: MAHİR
Adı Soyadı: ŞERİF YALÇIN
Doğum Tarihi-Yeri:
1974 / DERSİM
Anne-Baba Adı:
GAZEL – MEHMET
Katılım Tarihi:
1993 / DERSİM
Şahadet Tarihi:
21 AĞUSTO BEŞİRİ
KOLİK DAĞI

Geri <<< | >>> İleri

 
YÜREĞİMİZE GÖMDÜK SENİ

Dağlar , kürdistan topraklarına asi ve özgür çocuklarıdır. Kimi ozanlar kara toprağa yeri ilan etmişse de bizim sıcak yerimiz dağlarımız olmuştur. Meskenimizdir,kimliğimizdir dağlarımız. Dersim dağlarıysa çekiciliğiyle bir başka güzeldir. Gerilayı kucaklayan, besleyen, ve kendisine sevdlı kılan bir gözeliktir. Mahir arkadaş bu dağların sevdalısıydı. En çok da , Kızıl kayaların hayranıydı. Bu kızıl kayalar derdik oraya. Küylüler’ kartal diye adlandırırlardı. Gün doğuşu ve batışımında zirvesindeki dimdik kayaları kızıla boyanırdı. 98, son baharıydı. Ağaçlar yapraklarını dökmüş kışa hazırlanmıştı. Kızıl ise yine gizemli havasına bürünmüştü. Genelde sonbaharları sis içinde olurdu başı. Üstlendiğimiz nokta deşifre değildi. Köye erzak için gönderdiğimiz gorubun pusuya düşmesine rağmen yerimizi değiştirmedik. Mahir arkadaş bölük komutanımızdı. Soğuk kanlı ve sürekli moralli oluşuyla enzaksız ve zor koşularda kalan yapısına sürekli güç kaynağı olurdu. Komutan savaşta sadece savaşta değil yaşamdada morayl bilinç cesaret ve inanç kaynağı olurdu. Olması gerekirdi. Bu yüzden zordur bizde komutanlık. Güç uzun süre ‘erzaksız kaldığında fiziksel olarak güçsüz düşmüştü. Mahır arkadaş bir gurup alarak köye gidecekti. Yolda düşman cemseleriyle karşılaşınca hiç beklemeden vuruyorlar. Geri çekilerek gizli bir sığınağa saklandık. Mahir arkadaş. Kızıl’da çok kaldığından doğayı eleştiriyurdu. O gece sığnakta düşmanın tüm operasunlarıa ve arkadaşların eleştirilerine rağmen çıkmayacağım işte kızıl kayalardan’ diyordu. Belki çocukça belki de gizemli vadiye bırakmak isterken düşman bizi farketi lav silahlarıyla ortalığı yanan ormanlarla aydınlatıyor, biz pusulara takılmamak için kendimizi uçurumlara vorarak ilerliyorduk. Öncümüz olması gerektiği halde bölük komutanımızdı üncümüz. Yaşam öncüsü, vuruş öncüsü. Dersim’e uğurladıktan sonra gelen ani ve acı veren şahadet haberiyle parça parça anılar geçiyor beynimin semalarında. Yoldaşlarına bağlılığı yaşam sevinci ve coşkusu hala taptaze’gülüşleriyle kulaklarımızda çınlıyor.

Şehitlerimiz.

Bizleri düne, bugüne ve gellceğe bağlayan küprüler toprağa, ülkeye ve dağlara sevdalandıranlar. Umuda ve inanca kanat gelenler.

Yüreğimize gömdüklerimiz. Başarma sözüyle selamladıklarımızdır.

 

Devrimci Selam ve Saygılarl  

Rengin KIZILKAYA. 

 

AKAN DAMLALARLA GERÇEKLEŞTİK

 

Gelecek zamanlara ertelenmemiş bir umudun yaratmaydı harcanan emek. Dökülen kan. Damla damla, damla damla döküldü ve çoğaldı emek. Sonra bütün damlalar birleşti. Her damla bir ışık oldu karartılan yüreklere. Her damal bir inanç oldu yıkılmış, harabedilmiş kürdistan’a ve her damala daha fazla azim, bağlılık, daha fazla direniş oldu.

Her damlanın düştüğü yerde yeni yeni filizler boy attı. Yakılsa da ormanlarımız dökülen damlalarla inadına yeşilendik. Ölüm kusan silahların inadına yaşam vermek için sulacak topraklarımız. Bu topraklarımızın en eski halkı olarak unuttuğumuz Kürdistan’önce hayalimizde yaşattık. Hayalimizi sularken yeşillendi Kürdistan ve kırmızı yeşile döndü yaşam. Ve güzeliğe dönüş aydınlattı yüzünün ülkemin.

Erdal ve Mahiri yoldaşlarda

Bu ülkenin çocukları, ana toprağın evlatları. Ülkeye kavuşma, kendini öz toprağında  arama yatma arzusuyla doluydu. Erdal arkadaş. Kalbini vatana gömmeden önce ülkeyi kalbine ekti besledi büyütü. Korumuş bir ağaçken filiz vererek yaşama durdu. Kürdistan. Kaybolmuş ülkenin yitirilmiş halkı dirildi. Önce hayaliydi döküldükçe kan damlaları gerçekleşti. Öz toprağında, dağlarında daha iradeleri ve daha bir başı dik oluyor insan. Doruklarındaki mevzilerde savaşırken özgörleşiyur topraklarımız. Savaşan yürekler ve beyinleri de özgürleşiyor. Ülke sende yaşıyor o zaman,sende onda.mahir arkadaş ise yeşil baba’nın kucağında büyümüş. Kızılkayaların gizemei güzelliğine sevdalanmış. 11. 15. Ağustos atılımına giderken öncü Agit yoldaşın eylem pılanlanması yaptığı sırada geçmişti. Önderliğin talimatları ülkeye dönüşün anlamı ve Munzur’u yeniden yürümenin heyecanıyla coşuyordu. Şehitler üzerine yazmak hep zor gelir bize. Çünkü ardlarında yarım bıraktıkları hayaleri özlemleri ağırlaştırır kalemlerimizi. Yoldaş olmanın sevgisi paylaşımı onları yaşatmanın mücadelesini yükler üzerimize. Hele büyle yaşarkan de öncü, emekçi fedayi olanlarsa gidenlerimiz, komutanlarımızsa bıraktıkları miras kadar yükledikleri görevleri de büyük oluyur. Onları tanıdıkça anlayacak, anladıkça yaşatacağız. Her biri gerçekliği yaşamımızın. Bir emek, biri umut, biri cesaret. Ve her biri bir parças Önderliğimizin. Anladıkça başaracak, başardıkça, daha da anlayacak.

 

Devrimci Selam ve Saygılar

 Rojinda

 

KUTSAL MABETLERDİR ŞEHİTLERİMİZ

 

Gittiler ve ardlarında binlerce hayal, binlerce özlem kaldı tamamlanmamış. Açtıkları yolda yürümek hayallerinin ardılı, muutlarının gerçekleştiricisi olmak bu kutsal mabamedlerde ibadet etmek gibidir. Özgür yaşmı yaratma savaşımınını birlikte omuzladığımız, her türlü zorluğa birlikte göğüs gerdiğimiz, güzellikleri’birlikte paylaştığınız yoldaşlarımız her biri. Bir gün, bir an geliyor sonsuz sürecek sandığımız gülüşler acı tellerine takılı kalıyur. Gitmelerini bir türlü kabolenmedik. Çocukça uyuduklarını ve bir an gelip de uyanacaklarını düşünürdüm. Bıraktıkları boşlukları büyüktü kalabalğın içinde gülen gözlerini görür, çaktiğiniz halaylarda ellell buluşurduk. Sonra boşluklarını doldurmakla yüklenirdik. Hayalleri, hayallerimize eklenirdi. Kimisi bir gün gelip de doyasıya duman yapmayı ateş yakarken, kimisiyse doyasıya çığlık çığlığa bağırmayı.... Bir çoğuda özgür kürdistan’hayal ederdi. Beşiri duvasında 28 sattlik bir direniştir. Mahir arkadaş. 28 saat değildir çatışırken yaşanan bir tarihtir. Bir metrelik mevzide yoldaşlarını göndererek kendini feda etmek direnişi tarihimizin, Agitn yolcusu olurken mabedleşti. Bir de ülke kutsalığı koşarcasına ülkeye gelen, dört ell görevlerine sarılan bir ruh, emek abidesi oldu. Özgürlük mücadilemizin öncü komutanlarıydılar. Biri düşmanın korşunuyla diğeri duyarsızlığın yoldaş kurşunuyla acı veriyor, öfkeyle parçalama istiyor insan kör vicdansızlar. Tanımasak da aynı yolda yürüdüğünüz yoldaşlarla aynı hayalleri umutları paylaşıyoruz.

 

Devrimci Selam ve Saygılar

Adalet Herekol.

 

 

 

İLK AŞK İLK ARAYIŞIM OLDULAR ONLAR

 

Ülkemin dağlarında olmek dağlara dayanarak soylu ve onunla olan yeni bir yaşam arayışıda yiğitlr. Mezoputamya topraklarında kalp ve yürekleri halkta halka birlikte atıyurdu. Onlar umudun inancın ve güvenin cuşkusu olan asi toprakların yeniden filizlenip yaşam bulmazı için inadına savaşarak yetkinleşiyurlardı. Gök yüzünde yıldız olan bu öt bir gün toprak annaya yakın ve geleceğine karartılan yazıların parçalanmazı için feda olunacaktı. Bu iki can tek yürek tek ruh olarak yeniyi yaratma yolculuğunda ell ele günül, günüle aydınlığa yürüyeceklerdi. Biri dersime sehit rızanın çığlığına cevap olmak için günül vermişti dağlara. Dağlara çıkarak özünü ve tarihini tekrar bulma yolculuğuna başlamış. Ve yürüyordu evet işte o Mahirdi mahirleran düşünde kendileri gibi mahirleri çoğaltmaktı. Diğeri BOTANA mem aşkıyla dağlara savrulmuştu katıl edilen aşkı sevgi ve umudun bulabileceğine kavşup yaşanacağına olan umudu arzusu zirveye taşınmıyta. Tarih seyri deyip beyin ve yürekler aydınlanıp ben varım dedikçe çirkefliğe ihanete ve sülme karşı yeni bir ışık ve aydınlık beliriyordu. Gökyüzü ve semalarında o sesti 15 Ağustosları yaratan öncü komutan Agit yoldaşın yeşertiği topraklar Gabar olmuştu. Erdal arkadaşta hep Agit arkadaşın tarzına ulaşmak için kendisini yaratma mücadalesi içerisindeydi. Uzun yılar Gabar BOTAN’ın kalbinde kalmıştı. Ve daha sonra süreç değiştikçe farklı görevler için parti talimatı üzerine ülke dağlarına aldığı göç ve ruhla yeni bir sahaya tekrir ülkeye dünerken içindeki sevdayı 15 Ağustos’a kadar noktaladı.

Onlar yüreğimizde yeşeren birer fidan oldular. Unutmadık, unutmayacağız, zafer gününe dek hep yaşayacağız. Sizlerin artçıları alarak süz ve ilkelerimizden taviz vermeden yulunuzda yürüme andımızı yineliyoruz.

 

Devrimci Selam ve Saygılar

Devrim Amed

Ş. Peyman taburu.

 

 

GÖKYÜZÜN MAVİSİ ATEŞLİ YÜREKLERİN SEVGİSİ

 

Soğuk bir aydı ve rüzgar çarpıyordu yüzüme o gecede haberini        aldığımda düşt o an güzlerime inanamadım. Kötü haber çabuk yayılırmış derlerya seninkiside ayne öyle oldu. Her arkadaşın dilinde yürek sıkıntısı  bupan bir şeyler var içimizde kayan bir yıldız belkide aldıkça sahte haberin gece üzerimize çüktü. Tüm karanlığıyla inanamak ne zor olmuştu. O an zaman dordu inanmik ve inanmamak arasındaki bir çelişki yaşadık. Birden kuşlar sostu , su sesi durdu, kendiliğinden ve Dersim dağları bir an ağıt yakmaya başladı. Güneşin soğukluğunu his etik. Çiçeklar solmaya başlamıştı sanki son baharı hüzünü yaşıyurdu. Heybetli ber şahin masmavi göklerde  uçuştu.  Güneşin haberini getirmişti. Her şey yeniden doğuyor bebeklerin çiğlıklarıyla. Özgürlük çiğlıklarıydı bu çiğlık ihanetin perdesini intikam duygusuyla parçalıyurdu. Çünkü bitişlerin ardından yenilikler başlar. 

 

Devrimci Selem ve Saygılr

Zelal Dersim

 Adar sason

 

 

ÖZGÜRLÜK  YOLCULARINA

 

Yazı yazmak hele birde şehit yoldaşların ardından yazmak benim içi her zaman zor olmuştu. Böylezi anlarta sözler yetip gider kalem yazmaz olur hissedilenleri. Bir çok yoldaşımızla birlikte çıktık özgürlük yolculuğuna. Kültürlerimiz farklı, yaşam tarzlarınız farklıydı, neydi birbirine bu kadar benzeyen, bir okadarda insanları dağlarda buluşturan. 5000 yılık egemenliğe duyulan öfke ve özgürlüğede olan özlem değilmiydi. Savaşın sıcaklığı arınmaya çalıştık egemen sürenin çirkinliklerinden. Hem arınmak, hemde arındırmak isterdik. Mücadeleyle bütünleştik kültürde. Yani yaşamda farklılıklarımız renge dünüştü. Bu bilinçle sevdik, bağlandık yoldaşlarımıza. Hiç tanımadığımız, görmediğimiz yoldaşlarımıza. Toprağa düşen her yoldaşla birlikte yürekler bir kez daha acıyla duldu, sorular sorduk, kazanan kim kaybeden kim diye. Kazanan bir kez daha özgür yaşama olan bağlılık ve inançtır. Kaybedense teslim olandır. Her şahadetle birlikte ve bugün 2003 yılında tek taraflı ateşkese rağmen tekrar şahadetlerle savruluyoruz. 5 yılık süreçte Önderliğimiz ve partimiz tüm çabalarına rağmen zalimler yine kan istiyorlar. Gerila hiç teslim alınırmı. Buna en güzel Mahir yoldaş ve gorubu yüksek taknik kulandılar 20 saat aşkın yaşnan operasuna hazırlıklıydılar. Fakat yaşamımızdaki güzeliklere ve fedakarlığa rağmen tekrar gördükikendimizi tam olarak egemen sistemine kirinden duyarsızlıklarından anındıramamışız. Erdal arkadaş türdün yeniden dirilişinin başlangıcı olan 15 Ağostus bir kez sonan şehit düştü . kendiside her zaman 25 Ağostus ruhu ile net olan bağlı kalan bir arkadaştı. Bir fedeyidir yaşam bağlılığı, komutatarzı, dağlara olan tutkusuyla Agit arkadaşın yolunda ilerliyordu. O nların en güçlü bir takgpçisiydi. Fedakar emeğiyle yaratıyordu. Yaratıkça büyüyordu. Sahip olduğu bütün imkanların elinintersiyle itip doğlara koşmuştu. Örgütün verdiği her görevi başarıyla yerine getiriyordu. Özgürlük umudunu dağlarda yeşerdiğine ve bunun hiçbir dönem değişmeyeceğinin bilincindeydi. O da yeni atılım sürecine 15 Agostus ruhu ve bilinciyle gitmeye hazırlanıyurdu. Bende ömrümün sonuna dek şehit yoldaşlarımızın talimatlarına bağlı kalacağıma ve partiye çok daha güçlü katılacağıma dai sözümü yeniliyurum. Bir kez daha Mahir ve Erdal yoldaşların şahsında tüm şahitlerimizi saygıyla anıyorum.

 

Devrimci Selem ve Saygılr   

  Sozdar mardin.

 

 

 

Tanıyamadığımız insanları yazmak çok zor. Hele birde kahramanları,ya kahramanlaşanları yazmak çok daha zor. İlk gördüğünde merhabalaşır insan ya,,, Hele o da yaksa, yazamasın. Ama duyduğun an, anlatıldığı an o zaman görmüş gibi olursun. Buda PKK ‘nin gerçeklığı. Bunlar yolun yolcuları ise yani şehitler ise işte o zaman kalemin tutmaz, duygu kalemin tutmaz. Yani emeğe, insanın kendisini yaratığı emeğe kalem tutmaz. Anlam bulmaya çalışır. PKK, yaşam felsefesi. Anlamak, anlamlandırmak, o yolun yolcularını. Yürüdüler, taşlara dikenlere, bozuk yollara, tepelere, sulara, kayalara rağmen yürüdüler özürlüğün türküsüne doğru. Beraber söylemek istediklerini içindi bu yolculuk. Hasretlikleriydi. Umutları, hayalleriydi. Bir halkın umut türküleriydiler.... emek, verdiklerı, acı çektiklerı, kendileriydi, ama herkesle düşmanlarıyla. Kazanmaktı sevgiyi yolculukta.... Tanıyamadığımız halde tnışıyoruz bu yolculukta.. Çünkü onlar bizim yol göstericilerimiz.... 

 Devrimci Selam ve Saygılar

Elila MEYASER.

 

 

ATEŞTEN BİR GÖMLEKTİR özgürlük  YOLCULUĞU

 

Ateşten bir gömlektir özgürlük yolculuğu. Özgürlüğe olan

özlemle yürekler umut dolu. Bu her umudun adı Dersim. Serüvencıler düşer yollara yolların dikenlerinemi katlanacaktı. Dersim, yinemi ammalar ağlayacaktı. Onlar bir halkın biricik evlatlarıdı. Mahir ve yoldaşları düştüler Dersim yollarına. Nahır yoldaş ve gorubu direndiler. Büyük bir coşkuyla sarıldılar silahlarına her şey özgürlük içindi.ve o gün orada ölümsüzleştiler, onlarda bütü şehitlerimiz gibi tarihe yazdılar kahramanlıklarını. Onlar artık özgürler.

 

Devrimci Selam ve Salygılar.

Helin HELEN 

 

 

 

 

Özgürlüğe yükselen

Dağların dostluk kokan

Toprağın

Barış açan çiçeklerin ve

Geçmişi taşıyan

Rüzgarların diyarından

Acının ırmağından

Kutsanmış bir sevgi

Yürüyüşü yolcularıydınız

 

 

Şerif YALÇIN

1974 – 22-8 –2003

 

22-08-2003 tarihinde Beşiri’de şehit düşen

şerif Yalçın, İzzet Yılmaz, Yılmaz Ayaz, Mehmet Ömer Reşit, Deniz Yanat, İzettin KÖK, Yılmaz Şimşek şahsında tüm devrim şehitlerini saygıyla anıyoruz.

 

Ailesi adına; Amcası Murat AYÇİN

 

 

 

 

 

 

 

Kod adı: Mahir

Adı-soyadı: Şerif Yalçın

Doğum yeri-tarihi: 1974 Dersim

Şahadet yeri ve tarihi: 21 Ağustos-Beşiri-Kolik Dağı-Çatışmada

 

 

 

“… Bağlanmamaya büyük özen gösterdim. Bağlanmamaya ve basit mal mülke kapılmamaya… Ucuz, insanı tutsaklaştıracak duygu ve düşüncelere kapılmadım yani. Ölümü ve sonsuzluğu anlamaya çalışıyorum. Bu insan ömrü denen şey nedir? Ne olabilir? Çok kısa ve çok uzun olması ile neyi ifade eder?

Zamanı da anlamaya çalışıyorum. Zaman zaman evrenin ne olduğunu bile acaba ortak bir ses ve şarkı var mı diye sık sık kendime sorarım, fakat bütün bu düşüncenin bile yaşadığımız toplumsal gerçeklikle bağlantılı olduğunu biliyorum. Evreni şöyle veya böyle düşünmek ölümü şöyle veya böyle düşünmek, bağlanılmak veya en kötüsünden düşürülmek istenen durumlar da şiddetle bağlantılıdır.

DAHA GÜZEL BİR EVREN SENİN ÖZGÜRLÜĞÜNLE MÜMKÜN. ÖLÜMSÜZLÜK SENİN ÖZGÜRLÜK SAVAŞIMINLA MÜMKÜN. BU DA BİR SANAT, BİR YAŞAM TARZIDIR.” (ABDULLAH ÖCALAN)

 

 

SİS VE YOL

 

Kavimlerini anlatan bir çok dağ vardır.

Ve her dağın bir diğerinden farklı, kendini anlatan bir toprağı, görülmesi zor ayrıntıları, rüzgarı yağmuru ve içinde taşıdığı tanımına eklediği ölüleri vardır. Kendi ifadesini bilmek isteyen her yüz bu anlatıyı bilmelidir. Bu bilme sonsuz bir evren gibidir. Herkes bu evrende yitik bir zamanı, kayıp bir dünyayı ve aradığı sınırsız bir toprağı bulabilir.

Bu aramada kimi zaman bir ışık gibi kırılır kırılmada kararmalar olur. Vurulanlar çöken bir yıldız gibi söner.

Bu sönmede parlama artar, yansıma çoğalır. Her dağ ve her yol arayışçının kalbine dağılan sayısız bir patlama gibidir.

Aniden dağılır ve toplanır. Evrensel senfoni işte budur.

Bu sonsuz evren senfonidir. Onun içindir ki, her arayışçı yola ve dağa verdiği anlamlarda gizlidir. Bu senfoniyi duymayan yitiktir. İnsan bir ateş ve ışık ilişkisidir.

Ve herkes kendini bir ateş yapabilir.

Bilinmez bir sisin ardından çıkıp gelebilir.

 

Biz gerçeğin yüzeyine alışık olan anlatıcılar anlamın sadakatine uymak zorundayız. Gerçeği gerçekleşerek aşanlar bir şeyler anlatmalı bize. Yoksa çiçekleri koklarken bir parça solabiliriz. Gülmek biraz da ölüm, dokunmak bir parça da dağılmak olabilir… ANLAM ÖNEMLİDİR!..

 

Adı Millili Mahir, ya da Mahiri Milli. Onu on yıl önce Kürdi anlatımlarda Dersim, Kemali anlatımlarda ise Tunceli denilen ve her dağın kendi oluşumundaki anlamı efsanelerle tanımladığı çok eski bir isyan coğrafyasında tanıdım. Bir insan nasılsa, bir savaşçı nasılsa öyleydi. Ve benim gibi herkes onu bu haliyle sevdi. Gülen yüzünün ardında atalarının kıyımını anlatan bir kasvet, bakışlarında eski bir intikam yemini vardı. Katliamın ardından gelen o sürgün sonrası ara kuşak düşmanın verdiği korkuyla belleği silinmişti. Ama o farklıydı… Toprağa karışık yeniden vücut bulan kadim bir isyancıyı anımsatıyordu. Hatırlamak istemediği yenilgili geçmişini bize anlatmak istemiyordu sanki. Ne garipti, kandaşları da bizim gibi düşünüyordu. Dedesine benziyor diyorlardı…

Mahir’I bir tarihi tanır gibi tanıdım. Onun iradesi böylelikle bulaşıcı olmuştu. Daha yeni bir savaşçıyken, çevremizde hissettiğimiz tehlikenin dehşetini onunla aşıyorduk. Hatırlıyorum ve anlıyorum…

Ben Milli’yi göremedim. Zümrüte çalan bir sabah vakti yaşamak için şans dileyip saklandığımız meşelerin ardından bir hayali seyreder gibi seyretmiştim Milli’yi. Sisler arasında… Baharın o ilk buğusunda Mahir toprağı anlatırken ve düşman çember oluştururken tanıdım Milli’yi. Ama orayı hiç görmedim. Yağmur yağıyordu. O ağaçlarını anlatıyor, ben yerine koyuyordum; evini işaret ediyordu, ben inşa ediyordum. Milli karşımdaydı ama ne ben, ne Mahir onu görmüyordu. Oyunumuz bölündü… Ölüm ve Milli birleşti. İşgal bir kez daha çocukluğumuzdan geçti. Her taraf askerdi. Sağımızdan ve solumuzdan görebildiğimiz her yerden asker iniyordu Milli’ye. Bütün kapıların eşiğinde Mahir vardı. Siste sanki o karşılanamayan ve yardım edilemeyen umudun ve umutsuzluğun dışında bir yerdeydi. Çığlık Mahir oldu gözlerimizden aktı.

Ben Milli’yi göremedim ama daha sonraları ulaştığım her köy Milli kadar yakın geldi bana. Gördüğüm her yerde bir parça Milli’yi buldum. Bir mekan nasıl çoğalabilir? Bir köye bir dünya nasıl sığabilir? Bunu Mahir’den öğrendim. O haftalarca ötede farklı bir toprakta ölecek kadar çok severdi Milli’yi. O, doğduğu yerleri büyüten bir toprak işçisiydi. Hatırlıyorum ve anlıyorum…

Biz gerçeğin yüzeyine alışkın olan anlatıcılar bakındığımız aynaların ötesine geçip, yüzümüzün istemekten farklı bir anlamı olup olmadığını görebilmeliyiz. Çünkü isteyen hiçbir yüz tarih yapamaz. Tarihin gözlerimize ve elimize yansıyan istemlerden farklı bir biçimi vardır. Yağmalanan duygularımızla dağılan kalbimizi topladığımızda ölüm ve yaşamın bilgisine yakınlaşabiliriz. Aynalara ve kana gereksinim duymadan kendimizi tanıyabiliriz.

Mahir’le herkesin bir su içer gibi kayıtsız ve tereddütsüz yaşamak istediği ama ateşini dokunulmaz kılan düşüncelere cesaret edemediği şeylerden konuşurduk. Bir toprak ve insan yapıcısı olarak yola koyulduğumuz o Dersimli zamanların üstünden yıllar geçmişti. Biraz değişmiş, biraz da büyümüştük. Ben ateşin acısını yaşarken, o tazeliğine ermiş ve gürleşmişti. Zarğros’un düşsel akşamlarından biriydi. Serin orman esintilerine dayanabilmek için bir ateş yaktık. İçtiğimiz çay Dersim akşamlarını anımsatmıyordu. Ama bakışmalarımız her zamankinden daha yakın ve tanıdıktı.

İlk sözü “İnsan bir ateş ve ışık ilişkisiydi” oldu.

Bambaşka bir çağın havasına girmiş gibiydi. Söylediği bu ilk sözün az sonra soracağı soruyla ilgisi olmalıydı. Sorduğu sorunun o kadar çok cevabı vardı ki, en uygun olanı bulup seçmekte kararsızdım.

“ÖLÜMÜ ANLAMA BİÇİMİMİZ” dedim.

“Yeterli değil” diye karşılık verdi.

“Herkes kendini bir ateş yapabilir ve bilinmez bir sisin ardından çıkıp her zaman için gelebilir. Bu bir başlangıçtır.”

Sorusunun cevabı ne olabilirdi? Milli’yi bu bilgece akşama getiren şey neydi? Gerçeğini söylemem gerekirse, her zaman için öğreticilikle geçen sohbetleri sevmezdim. Çözemediğim, acısın hissedemediğim düşünceler her zaman için sıkardı beni. Yine de Mahir’in varmak istediği sonuca ilişkin merakım arttıkça, sıkıntılarım da azalıyordu.

“ŞEHİTLERİMİZİN TOPLAMI YAŞAMIN BİLGİSİDİR” dedim. Baktı… Tebessümünden cevaba yakınlaştığımı hissedebiliyordum.

“ÇOĞALMAK YANİ!”

Kısa bir sessizlik oldu. Sözünü tamamlamasını sabırsızlıkla bekledim.

“… AMA BU DA BİR SONUÇTUR” dedi.

Susuyordum. Bulduğu şeyin başlangıçla sonuç arasında bir yerlerde olduğu kesindi.

Söz devam etti. Konuşmalarımız karanlıkla birlikte çoğaldı.

“Savaşçıya duygu lazımdır. Başlangıçla sonuç arasında duygular vardır.” dedim. Tebessümü dağıldı. Söz devam etti ve konuştu.

“Bazıları çokça ne kadar sevdiklerini, hatta kara sevdalı olduklarını söyler. Çok gözyaşı dökülür. Bizim gerçeğimizde inatlar, kıskançlıklar diz boyudur. Bizden üstünü yoktur. Ama bütün bunların ifade ettiği sadece sığ, pis bir bataklıktaki yaşanmaz sulardaki çırpınıştır.”

“Yani gülmek iyi değil mi?” diye sordum hayıflanarak.

İnatla sordum. “Coşkunun, öfkenin, aşk ve sevginin anlamı yok mu bu aralıkta?” Cevap verdi: “Duygulara neden büyük yer vermek gerekir?” Ve devam etti. Bu kez bakışı kanatıcıydı. Ateşe ısınmış eli odunlarla oynarken bakışlarımızı birleştiriyordu.

“Büyük duygular olmadan, çökmeye başlayan bu dünyada böylesi bir ölü yatağında diriliş olmaz. Gülmek önemlidir! Ama insan kendini satarak kendini alamaz. Duygu çoğalmak ve kendini üretmekle başlar. Dokunduğumuz, kokladığımız ve hatta nefret ve kin duyduğumuz şeylerin çoğalma ile ilgisi olmadıkça, yaşamla da bağı kurulamaz. Bu haliyle gülmek, biraz da ölmektir.”

Yorgundum… Millili gülüyordu. Ve gidiyordu…

Şimdi bana hem kucaklıyıcı bir dost, hem de kanatıcı bir yoldaş gibi bakıyordu.

“Bir savaşçı çok zor dönem ve saldırılar altında doğruyu bulup ortaya çıkarandır. Yani başlangıç ve sonuç arasındaki mesafe, eylemdir dedi.”

“İnsan bir sis gerçeğidir. Ama her zaman için bir ateş yapabilir kendine. Ve o bilinmez sisin ardından çıkıp gelebilir” diyerek cevbı söyledi. Ve düşlere sızan bir şovalye gibi bu masalsı geceyi terk edip karanlıkta kayboldu.

İnsan karanlıktan gelip karanlığa giderdi. Yaşam, evrenin sonsuz karanlığında bir an parlayıp söyen yıldızlar gibi muhteşem bir ışık yayıcısı olacağı gibi, neye benzediğini bilemediğimiz, hep boşluğa çarpan karanlık bir yansıma da olabilirdi. Mahir’I sonsuz bir evreni saran ışık biçimine dönüştüren şeyin, o akşam karanlığını farklı kılan sözle olan bağını çok sonra çözebildim. Karanlık, varolduğu gerçeğin ötesine geçen bir anlamla yüklüydü artık. O sadece bir renk, doğanın bir durumu değildi. Bana derinden kopup gelen bir yalnızlığı, nedensiz bir boşluğu ve rahatsızlığı anımsatıyordu. İçimi ezen, yüzümü ve kalbimi tırmalayan bir şeydi. Biraz suçluluk, biraz da korku kazandırıyordu. İnsan büyümek ve sürekli büyümek zorundaydı. O bir imkandı. Cehennemin bir köşesinde dahi olsa, mekanları bir cennete dönüştürebilecek kadar güçlü bir olanak…  İnsana vurulan kilit yüreğinde ve anahtar kendi ellerindeydi. Mahir’I bulunduğu mekanlarda bir coşku kaynağı, neşe ve taşkın bir sevinç yayıcısı kılan da buydu belki. Kendini sınır tanımaz bir olanak haline getirmek. En zorlu anlarda, en doğru olanı bulmak… Evrenin, aşkın senfonisine ulaşmak yani.

Bir fedai anlatımı olan Mahir, Geothe’nin dediği gibi, “Evini bir hiçlik üzerine kurmuş” bir Öcalan hakikatiydi. Onun içindir ki, bir toprak işçisi ve bir insan yapıcısıydı. Eyleyenler olarak biz Öcalan taşıyıcılarının bir anlatıcı olmaktan çok, gerçekleşme gibi bir nedeni olmalı! Öcalan’ın yalnızlığı ve trajedisi olan biz taşıyıcılar, Mahir’in ardından bıraktığı ışığı alıp, karanlıklarımıza bir kez daha dönebilmeliyiz. Onun yürüdüğü yol bize sorguyu anımsatmalı. Kendini arayan insan bir an dönüp bakabilmeli haline.

Ve kanamaktan korkmamalı. Yaşama duyduğu isteksizliği kesip atmalı. Ve nerede nasıl yaşayabilirim diye sorabilmeli kendine. Ancak o zaman öleceğimiz yeri bulmak için verdiğimiz uğraşın yoğunluğunu silip, ölmekten doğan acıyı giderebiliriz. Mahir için geçmişi betonlaşmış bir toprakta doğmanın vereceği acı, ağzından süzülen pıhtılaşmış bir siyah kan içinde ölmekten duyduğu acıdan daha az değildi. Anladığımız an, toprağın ve insanın resmini değiştiriyoruz. Süslü bir gerçek bizi kabul etse de, biz reddediyoruz.

Biz gerçeğin yüzeyine alışkın olanlar öyle miyiz? Tarihe nereden gidilir? Kendi peşimizden koşmak, yol yaratabilir mi? Kendi arzusunda oluşmak isteyenler, o mukaddes Beşiri’ye ulaşabilir mi?

… O zaman anlamın derinliğine kapılıp Mahir’e bir kez daha ulaşalım.

Onun sürekli büyümesi bir giz gibi geliyordu bana. Zorlandığı anlar da olmuştu. Durduğu, çözülmeye ve bir sis olmaya başladığı anlar… Öyle bir yola girmiştik ki, yürüyebilmek için her adımda büyümek gerekiyordu. Paylaşabilmek için bu gerekliydi. Büyüdükçe çoğalıp biraz da kendimizin olmaktan uzaklaşıyorduk. Bir halkın olmak kendi arzularımızı sınırlandırıyordu. Çıktığımız bu deniz yolculuğunda ulaştığımız bütün kıyılar gelip geçiciydi. Bulduğumuz anda çürümeye başlayan ve bu çürümede sürekli oluşmaya başlayan yeni şeyler vardı. Aslında kendimiz oluyorduk. Ama bize biçilen tarih, büyüme duygumuzu silmişti. İnsan yapmak biraz da böyleydi. Ve Öcalan bunu yapmak istiyordu. İşte onun trajedisi ve yalnızlığı buydu. Kendi eşitine ulaşma çabası, onu tutsak kılmıştı. Mahir bunun derin bilincinde suçluluğun peşindeydi. Zaman geçtikçe ondaki bu büyümenin giz olmadığını anladım. Büyümek bir an işi ve yaşama duyacağımız bir aşk gerçeğiydi. Kötü olmamak bunun için yeterli olmuyordu.

Mahir’in suçluluğundan doğan itiraf yeteneği, bana bir azalma ve yersiz bir özeleştiri gibi gelmişti. “Amacım yarım, isteğim zayıf” diyordu. “Başarmak ve büyümek isteyen, bunu her koşul altında yapabilir. Buna yazgılı olduğuna inandığın an, içinde bambaşka bir aşk ve istek doğacak. Yürüyüşün bakışın ve gülüşünden sonsuz bir yaşam enerjisinin akıp gittiğini hissedeceksin.”

O başlangıç ve son arasındaki duygu, işte bu olmalıydı.

Yaşamı ayarlamasını, zaman ve yer olarak kusursuz gerçekleştirişi şaşırtıyordu herkesi. Yaşamı kolay ele almıyordu. Rahat yaşamak bir saygısızlıktı onun için. Hakim oluyordu ona ve değiştiriyordu. Kendisi ile sürekli savaşıp çelişkili konumda tutuyordu. Mahir bir yaşam ve ilişki ustası olmuştu. Çevresini sarıp sarmalayan yalancı bir tarihin zırhı çökmekteydi.

Bir akşam üstü içimde aniden parlayan bir ışığın sevinci ile kalkıp fedai kampına doğru durmadan ve soluklanmadan koşmaya başlamıştım. Odasına daldım ve “buldum” dedim. İçeridekiler şaşkın, dışarıda bekleyenler merak içindeydi.

“Gel otur, neyi buldun?” diye kalkıp oturmam için yer gösterdi.

“Bundan sonra çıplak olacağım” dediğimde, herkes gülmeye başlamıştı. Ama o gülmüyordu. Kolumdan tutup beni dışarıya çıkardı ve ben o akşam ona bulduğum şeyi anlattım; yani ÖZELEŞTİRİYİ.

İnsanın en büyük zırhı gizlenmemekti. Ancak çıplaklık ve sadelik insanı kalıcılaştırabilir ve büyütebilirdi.

Evet! Biz gerçeğin bilgisine alışkın olan anlatıcılar bildiklerimizin ötesine geçebilmeliyiz. Bilinenlerin her zaman bulunmaya ihtiyaç duyduğunu anlamalıyız. Bildiklerimiz ve bütün sıradanlıklarımız, duygularımız, acılarımız ve sevinçlerimiz, uçurumlarımızla birleşmedikçe sadece bir söz ve durum olmaktan öteye bir biçim olmaktan öteye geçemez. HATIRLIYORUM VE ANLIYORUM…

Hatırlamamız ve anlamamız gereken daha çok şeyler olduğunu biliyoruz. Henüz biçimlerinin ötesine geçmemiz gereken sayısız şekil var. Mahir bize hakikate dair bir şeyler anımsatıyor. Onun eylem şekli bu karmaşık aleme ait ya  da gerçeğin ne olması gerektiğine işaret ediyor. Nereye dönersek dönelim ve nereye bakıp dokunursak o bize başarıdan bir parça gerçeği, sahici bir var oluşu gösteriyor. Yani en zor anlarda, en doğru olanı bulup ortaya çıkarmak…

Bana Mahir’I tarif et deseler; o bir yoldur ya da sonu ve sınırı olmayan bir toprağa dönüşen Beşiridir derim. O geçmiş savaşlarda oğullarına yöneltilen kurşunlara yön değiştirtmek amacıyla söylenen anaların gizli dualarından başka hiçbir kurtuluş umuduna bel bağlamayan, hayat kırıntılarının bile yerleştirecek yer bulamayan bir halkın yeniden halklaştığı bu bambaşka ve hiçbir geçmiş yazgıya benzemeyen kutsal yürüyüşün ortasında nereye varmak istediğini biliyordu. Ölümü yaşamını yitirmeden tanıyanlar için korkunun çizgidiği yüz bambaşkadır. Onlar vurulduklarında yaşama dair bir işaret bırakmak isterler. Anlamsız yaşamak kadar, nedensiz ve ne için öldüğünü bilmemek de korkutur onları. Vurulduklarında bir yaşama dönüşmek isterler yani… İşte Mahir böyledir ve bunu anlatır.

Doğru olan neydi? Ve Mahir neyi bulmuştu? Onu Beşiri sessizliğine bırakan yol nasıl başladı? Tamamlanmamış simasını sonsuz bir tanıma dönüştürüp duvarlarımıza çerçeveleten ve hep bir yol hissi oluşturan yarım kalmış adımlarıyla o öncü fotoğrafın odalarımıza bıraktığı doğru neydi?

Mahir bir kuzey yolcusu olduğunda atalarımızın kıyımına ve zamansız Kürt çözülmelerine neden olan benzer teslimiyet ve af çağrıları vardı. Değişimimizin ve yeniden yapılanmamızın şehit kanlarına benzer yüzümüzün o kutsal oluşmanın bozulmasına ulaşmak isteyen saldırıları görmüş olacaktı ki, nedensiz bir tercih gibi görünen uzak bir yol yarattı Mahir.

Yeni zamanı kazandık. Bizi yenmek isteyenler sadece eve dönmemizi isteyen düşmanlarımız değildi. Karnımızdaki hançer bir kez daha dönmeye başlıyordu. Ve birileri altın kafesler yaratıp neslini tüketmeye çalışıyordu. İhanetin çakalsı yalnızlığı bizi çağırıyordu.

“Gelin yaşayalım ve ölelim.”

Mahir yanındaki 6 arkadaşı ile birlikte bu sorulara cevap oldu. Eve dönüş ve topluma kazandırma yasası beklediği sonuca ulaşamadı. Onlar yeni dönem Kürt tipini Beşiri’de unutamayacağımız bir yüze dönüştürdüler. Günler sonra ulaşabildik onların gecesine. Anlatılanlar şaşırtmadı. Mahir grubuyla başaklar içinde ilerlerken pusuya girmişti. Bu bitimsiz düzlükte kendilerinden başka sığınabilecekleri hiçbir şeyleri yoktu. Arkadaşını daha sağlam yürütme, kendisini ise daha engebeli, tehlikeyi daha üstlenebilecek bir biçimde tutmak… O böylesi bir yolun yol arkadaşıydı. Gecenin sayısız yıldıkları altında korkunç bir kurşun ve patlama aydınlığı oluşurken, arkadaşlarını çemberi aşmak için gönderdi.

Nasıl bir ateş yaktığını biliyordu. Çocukluğunu, atalarının ulaşmak istediği toprakları düşündü belki. Bedenine dokundu, bakışlarını hissetti, o geceyi ve geleceği düşündü. Sayısız dost ve arkadaş yüzü gelip geçti. Yeni insan tipine söylemek istediği bir şeyler vardı. Cevabı büyük olmalıydı, bir şeyler yaratmalıydı… O büyümek zorundaydı.

Mahir ve 6 arkadaşı o gece Beşiri’de sonsuz bir zamana ulaşırken, bizler gün aşırı coğrafyalarda yüreğimizi bir kez daha kestik. Ve o söz vaaz ettik: “İnsan bir ateş ve ışık ilişkisidir” dedik. ANLATIK VE HATIRLADIK!..

Onlara ikinci 15 Ağustosçular denildi. Bu, en zor koşullarda en doğru olanı bulmak demekti. Hakikat, gerçek, sır ve gizem. Sınırsız yaşam arayışçıları, bilimciler ve biliciler… İşte bu evrende ulaşmak istediğimiz her şey belki de buydu.

O şimdi yok… Ama bıraktığı resimlerle odalarımıza, duvarlarımıza ve sislerimize yürüyor. Ateşlerimizden geçip, içimizi ısıtıyor. Aynalarda yüzü yüzümüze benziyor m diye arıyoruz. Yüreğimizi avuçluyoruz, kanayan bir “ah!” kalmalı… Kalmazsa olmaz diyoruz. İnsan acı duymalı, duymalı ki anlamalı bu dünyayı. Gülmek, ancak acısını duyduğumuz insanların varlığıyla bir yalan olmaktan sıyrılır. Doğruyu bulma ve yaşama bilgisidir Mahir.

Acımız bitmedi Mahir! Bu yeryüzü aleminde acı çeken tek bir insan olduğu sürece acı duyacağız. Etrafımızda mezarlık otları fışkırmaya devam ediyor. Ve topraklarımızda bütün yeryüzü çiçekleri bitmeyinceye dek, özgür saymayacağız kendimizi… Ve ateşler yapmaktan korkmayacağız.

Evet Mahir!

İnsan bir sis gerçeğidir. Her zaman için kendine bir ateş yapabilir ve bilinmez bir sisin ardından çıkıp, tıpkı sana benzeyen bir ışık gibi gelebilir…

 

Harun Ahmet

 

 

 

 

 O, FEDAİLEŞEN KOMUTAN GERÇEKLİĞİYDİ...

 

Binlerce yıllık zulme ve işgale karşı en kutsal direniş kavgasını veren toprakların oğul ve kızları için ölüm, yaşam kadar acımasız ve de gerçek.

Yitik bir coğrafya, geceleri ve gündüzleri kavgaya kesilmedikçe ülkeleşmiyor.

Ve her yürek bir direniş mevzisine dönüşmedikçe zulüm dinmiyor.

...

22 Ağustos’ta yedi yoldaş, Beşiri ovasını kavganın mekanı eylediler; kavganın komutanı Mahir yoldaştı.

...

O, asiler diyarının çocuğuydu. O yüzden yüreği erken tanışmıştı, dostluğun ve düşmanlığın bir isyan kadar keskin ve kendince olan gerçeğiyle. Duyduğu her hikayede, dostluğun ve düşmanlığın binlerce ifadesi hafızasına kazınmıştı; Seyit Rıza, Reber, Kerbela, Alişer, 38, Askerê Rom; sürgün, devrim, faşist, zindan ve daha nice isimler, olgular. Direniş türküleri ve ağıtları hep birarada duymuştu.

Sömürülen ve talan edilen bir coğrafyanın yoksulluğunda doğmuştu ve bu yüzden erken atılmıştı yaşama. İnsan gücünü ve yaratıcılığını emeğiyle tanımış ve büyümüştü. Harama el sürmeme ve kendisine ait olanı sahiplenme bilinci, erken olgunlaştırmıştı onu. Zihninde şekillenen ilk ayrımlar ve ilk tercih, devrimcilikti.

Beyninden vurulmak istenen ve bulanıklaşması istenilen zihinlerde binbir kılığa büründürülen yanılsamalarla kimliksiz kılınmak istenen toplum, yaşam ve tarihin gerçeğine sadık bilinciyle yenik düşmemişti. Teslim olmamak kavga gerekçesiydi onun için ve tereddütsüz atılacaktı kavgaya. Onun için yaşam, isyanlar diyarından emeğin ve özgürlüğün son isyanına uzanan bir yoldu artık.

...

Önceleri milisti. Dağların düze inen nefesiydi. Düzlüklerden dağlara akan sevgi ve mücadeleye sıkı sıkıya sarılan bir yürekti. Dorukları mekan eyleyenlere, halkının selamıydı. Dorukların, düşmanın boğazına uzanan eliydi. Örgütleyendi. Eylemdi, haberdi, keşifti, imkandı. Ve kendini daha fazla katmanın çabasıydı.

Nasıl yaşamın gerçeğini emekle çözdüyse, mücadeleyi, örgütü ve partiyi de en saf ve en yalın haliyle, sınırsız katma ve katılmayla öğreniyordu. Öğrendiğini kendisinde yaratmanın ustasıydı o.

Durmuyordu, duramazdı. Çünkü nicedir, sevdası dağlara çekiyordu onu. Sonunda yoldaşlar evet dediğinde, ilk fırsatta dağların yolunu tutmuştu o da. Şimdi mekan, kavgalı yüreklerin hasreti, ilk göz ağrısı Dersim dağlarıydı. Asi ve mağrurdular. Zulümden bu yana hiç susmamışlardı. Ve o, özlem dağlarının bağrında bir gerillaydı. Yani elinde kleşiyle, halkının binlerce yıllık birikmiş acılarla bilenen öfkesiydi. Sorulduğunda “Ulusun kurtuluşu ve onurlu bir yaşam için” geldiğini söylemişti. Tutkuluydu. Coşkusuyla şenleniyordu Dersim dağları...

Korkusuz eylemciydi. Biliyordu; yürekteki zulüm acısını ancak, genzi yakan barut kokusu dindirebilirdi. Pusuda, sızmada, çatışmada, saldırıda, her eylemde öfkesini kusan namlunun tetiğindeki tereddütsüz parmak, onundu. Eylemle büyüyor, eylemde komutanlaşıyordu.

Pratikçiydi. Pratikle öğrenmişti, pratikte yetişmişti. Pratiğin dili ile konuşuyor, çalışıyor ve çalıştırıyordu. Zor alanların, zor dönemlerin iş bitiren işçisiydi. Emeği tanıyordu. Ve bu yüzden emekle yaratıyor, öncüleşiyordu.

O, bu toprakların evladıydı. Halkını tanıyordu. Hep onların içindeydi. Dersim evlerinin, yolu gözlenen misafiri ve dost sohbetlerinin konuğuydu. Hiçbir zaman halka basit yaklaşmadı. Hep onların yaşadıklarını hissetti. İşte o yüzden tüm ambargolara ve baskılara rağmen, halk hep onunlaydı, onun arkasındaydı.

...

Cümle tarihin üstüne kara bir gün düşmüştü. Karakışın ortasında soğuk bir hançer saplanmıştı kavgalı yüreklere. Gayrı öfke, gayrı isyandı. Gayrısı mahşersiz bir kıyametti kopacak olan. Tufanda rotasını yitirenler çoğalmıştı ve en kutsal değerlerimizin cellatlığına heveslenmişlerdi.

Ter dökmeyenler, alnı güneşte yanmayanlar ne bilirdi ki Güneş’in yaşam yaratan sıcaklığını?…

O yine sahiplenmenin, sahip çıkmanın eylemindeydi. O, ağaların, beylerin ve sonradan görmüşlerin sofrasına hiç oturmamıştı ki. Hiç kimsenin borç defterine adını yazdırmamıştı ki. Ödenecekse bedel, Önderlik ve halk için olmalıydı. Ötesini kabul edemezdi. Herkes ve her şey bağlılığın sınavından geçiyordu. Onun için ise bağlılık, ilkeler doğrultusunda hareket etmekti ve eylem buna göre olmalıydı. İdeoloji söylemişse, militan da uygulayacaktı. Ve o bir militandı; hesapsız, kaygısız, tavizsiz… O, ideolojinin eylemindeydi.

Grubunun başında, düşmanı, döneği, kar ve soğuğu göğüsleye göğüsleye, kim katılmak isterse onu yanına alarak Kürdistan’ı bir baştan bir başa yol eyledi. Güneş’in gösterdiği yöne çevirdi yüzünü.

Yepyeni bir süreç yaşanıyordu. Değişim denilmişti ve anlamak gerekiyordu. Her şeyi ilkeye vurmanın zamanıydı. Yıllarca pratik içinde kaldıktan sonra ilkeyi kaynağa en yakın yerden almak ve dinlemek; onun için büyük bir şanstı. Ve o da, bu şansı en iyi şekilde değerlendirmek için, geçmişi ve yaşananları yargılıyordu. Biliyordu ki, çizgide tümden erimek için hiçbir hamlık bırakmamalıydı kendisinde. Kutsal ilkenin yakıcılığıyla pişiyordu. Başarmanın görevlerine hazırlanıyordu.

Yeni tarzın kurallarıyla kuşanmıştı. Geçmişin derslerinden yeniyi anlatıyordu. Yanılsamalara düşmemek için yaşam savaşının yakıcılığında çözümlenmeliydi. Savaşın hata affetmez ölçülerine vuruyordu geçmişini ve öğrendiklerini uyguluyor, uygulatıyordu.

Disiplinliydi. Onun olduğu yerde asker ve askerlik vardı. Bulunduğu ortama hakimdi ve gücünü ustaca yönlendiriyordu. Duruşu, üslubu etkileyici ve çekiciydi; savaşı ve barut kokusunu anlatıyordu. O, ordusunun önündeki komutandı.

Kavgacıydı, cesurdu. Çelişkileri çatıştırmaktan, çelişki ile çatışmaktan çekinmiyordu. Gücünü ilkeli duruşundan alıyordu. Örgütte ve çizgide tavizsizdi.

Mütevaziydi, yaşamın aldatıcı renklerine ihtiyaç duymuyor, yapısıyla arkadaş olabiliyordu. Yapısının içindeydi ve her şeyi ile ilgiliydi. İyi gözlemliyor, sorunlara yaklaşımda ve çözmede yöntem zenginliğini sergiliyordu ustalıkla. Ve emeğin sadeliğiyle yaşıyordu.

...

Yeni sürecin eylemini taşırmak için Kürdistan’ın her yanına gruplar hazırlanıyordu. Nasıl eskiyi çözmenin eyleminde komutandıysa, yeninin en güçlü eyleminin komutanı da o olacaktı. Vedalaşırken, içtimanın önünde, o kararlı sesiyle, “Bir öncekinde eksikliklerimizden dolayı yarım kaldık. Bu işi ancak şiddetli bir savaş çözer. Üç-dört yıllık eğitim, hazırlık ve netleşme bunun içindi. Önderlik savunmalarından aldığımız güçle bu sefer başarmak için gidiyoruz. Önderliğe yoldaş olmanın gereği başarıdır. Ve biz de bu temelde başaracağız.” diyordu.

Ve sonra yoldaşlığa dair tüm duyguların yoldaştan yoldaşa köprüsü; ellerin birbirini sıkı sıkıya kavraması...

Gidenlerin gözlerinde umut ve coşku, kalanlarda ise güven ve özlem.

Alkışlar, sloganlar, kurşun sesleri...

Serkeftin yoldaş...

Serkeftin yoldaşlar…

...

Kürdistan’da bir tarihtir gerillanın yürüyüşü. Damar damar patikalardan nasırlı ayaklar ve taze yüreklerle Kürdistan’ın her yanına kavgayı, yaşamı ve özgürlüğü taşımanın tarihidir. Yine yürünecekti tanıdık patikalardan, yarım kalanı tamamlamak için. Yürüyordu en önde yarım bıraktığı yere doğru. Şimdi gözlerde Dersim, şimdi yürekte koca bir ülke...

...

Yürüdüler gecenin karanlığından kayarak. İhanet kokan aylı geceleri geçtiler. Pusu bekleyen boğazları, çoban köpeklerinin şahitliğinde aştılar. Ve şimdi, sessiz ve çaresiz düzlük. Şimdi Beşiri ovası. Biliyordu ovanın dehşet kokan çıplaklığını. Biliyordu...

Şafak söküyordu. Durdular. Geceyi bekliyorlardı. Bir hata… Düşman onları fark ediyor. Halbuki kaç defa anlatmıştı hatanın savaştaki hükmünü.

Düşman yığılıyordu Beşiri ovasına. Düşman tabur tabur, düşman tümen tümen. Düşman tank, top, helikopter ve cümle teknik. Mevzilendiler, ilk kurşunlarını namluya sürdüler. Eller tetikte. Ve gün öğleyi geçerken patladı ilk kurşun.

Kavganın komutanı oydu. Kavgaya ve öfkeye kesmişti yüreği. Kim bilir kaç pusuyu, kaç çemberi, barut kokusuna belene belene yarmıştı bu beden. Ve şimdi, usta elleri ile en güzel parçasını çalan bir ozandı o. Adı Mahir; yani usta, kavga ustası, komutan…

Bir yanında Ferhat, diğer yanında Şervan ve Piro. Kavgayı öğretiyordu usta. Üç taze yürek. Gözlerinde ilk kavganın heyecanı ve ustalığıyla öğreniyorlardı kavgayı. Üçü de 99 yılında katılmıştı. “Bitirdik” dedikleri yerde, Kürdistan’ın yüreğinde boy veren serhıldan çiçekleriydi onlar. Önderlikten vazgeçmemenin ve sarsılmaz bağlılığın katılımlarıydı onlar ve Apoculuğun gençlik ruhuydular.

...

Bir ova bu kadar asi, bir düzlük bu kadar aşılmaz olabilir miydi?

Beşiri böyle isyan, böyle kavga görmüş müydü?

Neyler tankları, topları, kobraları? Neyler çember üstüne çember? Bire yüz, bire bin olmak kime gam, kime keder. Bir tek, bu ovanın aşılmaz çıplaklığı olmayaydı. Geceye ulaşaydı gün, ötesi…

...

Karanlık çökünce grup grup çıktılar çemberlerden. Ama o komutandı, bekleyecekti. Herkes çıktıktan sonra çıkacaktı. Düşman hain, düşman hazırlıklı. Projektörlerle aydınlatmıştı tüm geceyi ve içinde adım atacak kuytu bir karanlık kalmamıştı. Gayrısı destandı, gayrısı vuruşmaktı…

Vurdular; bire on, bire yirmi vurdular. Ama neylersin, onlar can düşmanıydılar. Gece bitti ve şafak söktü kavgada. Birer birer düştüler; Demhat, Ferhat, Harun, Piro, Şervan, Ferhat, Mahir. Ne elleri, ne de yürekleri titremedi hiçbirinin. Buğulu gözleri ile uğurladılar kendilerinden önce düşenleri. Son kurşun, yirmi saat sonra patladı.

Şimdi Beşiri ovası çığlık çığlık. Şimdi Beşiri ovası kan kokuyor.

Ey Beşiri! Bu ne kadir bilmezlik, bu ne bencillik?

Ah Beşiri, tu çi be şîri…

Şimdi Beşiri ovasında şafaktan önceki vakit. Halkının omuzlarında yürüyor şanlı yedi yiğit. Kavgası kadar kutlu oğlunu yitirirken, acılardan ustalaşmış bir ananın ağıtıdır Dersim…

Selam olsun Dersim dağları.

Kurşun sesinden,

Barut kokusundan,

Selam olsun

Ve

Öfkesini kusan namlunun sıcaklığıyla

Öpün yiğidin anasını

 

Şahadet haberleri yankılanıyor beynimde

Mekan kayboluyor.

Yitiyor tüm uzaklıklar gözlerimde

 

Şimdi

Yüzünüz nefesimiz

sadece bir yürek mesafesinde

Yürüdüğünüz hiçbir yol yarım kalmayacak,

Öfkeniz yüreğimiz,

Adınız intikamımız olacak….

 

 

ÖZEL KUVVETLER KARARGAHI

 

 

 

Mahir

Bir halk ya yitip gider ya da türkü olur, söz olur, yeni bir ezgi olup çıkar karşımıza. Kürt halkı da yitip gitmeyecek kadar köklerine bağlı kalmış ve kendisini acı türkülere dönüştürmüş ve bu türküler kendisini besleyerek günümüze kadar ulaşmıştırmıştır. PKK bu türküdür, bu türkünün yepyeni bir yorumla çağımıza, günümüze uyarlanmasıdır. Atalarımızın evrensel kaynağa akıttığı bir sudur. Kanımız Munzur gibi, Fırat gibi tek bir kaynağa akan binlerce soylu kandan oluşmuştur. PKK de bu kaynağa akan bir  ırmaktır. Bütün insanlığın yarattığı evrensel değerlerin soylu temsilcisi olma iddiasını taşımıştır. Bu kadar büyük ve soylu değerlere doğru akmak elbette zor ve güç bir iştir. İşte Mahir arkadaş da bu kadar büyük ve soylu değerlerin aktığı bu mücedele, devrim mücadelesine katılan bir arkadaştır. Tıpkı devrimin binlerce parçadan oluşan damlalarnın giderek kendisini bir akıntıya dönüştürdüğü ve giderek hızlanan bir çağlayan. Eylem çağlayanı, düşünce çağlayanı. Mahir arkadaş da bu çağlayanda koşar adımlarla akmak isteyen bir özgürlük militanı olma yolundaydı. Onun için mücadelemizin yükseldiği ve kitleselleştiği ‘90’lı yılların başında bir cephe çalışanı olarak katılır ve belli bir süre bu düzeyde  çalıştıktan sonra ’93 de Dersim eyaletinde gerillaya katılır. Doğduğu, büyüdüğü yer olan Dersim tarihsel kültürel ve coğrafik yapısıyla devrimcilere hep kucak açmış ve bu umudu hep kendi içinde canlı tutmuştur. Mahir arkadaş da buram buram tarih kokan, direniş kokan, göz yaşı ve acı kokan bu coğrafyada, atmosferde önemli oranda etkilenmiş ve kişiliği şekillenmiştir. Kendi köyü olan Milli hemen Dersim merkezinin yanı başındadır. Köyün hemen biraz ötesinde efsanevi Kutu Deresi (Bir zamanlar İbrahim Kaypakkaya, Ali Haydar vb. nice devrimci önder kadronun kaldığı yer) Kutsal Zel dağı, Aziz Abdal’ın hiç bir zaman eksilmeyen sesi ve dumanıyla insanı hep kendine çağırır. Ve yine binlerce insanın katledildiği Laç deresinin feryadını duymamak mümkün mü? Ve duyup da bu çığlığa yanıt olmamak düşünülebilir mi!? hayır. Mahir arkadaş da PKK ile yeniden yorumlanan bu türkünün bir dinleyicisi olmak istemiyordu. Kendisi türkü söylemek, türkü olmak istiyordu. Bütün bu acılar ezilmiş umut ve hayallerin artık bir düş olarak kalamayacağını ve bunun PKK ile mümkün olabileceğine gönülden inandığı için mücadeleye aktif katılmıştır. Katıldığı günden başlayarak kendisini tüm yetenek ve imkanlarıyla mücadeleye vermiştir. Çalışkanlığı, iç becerme yeteneği ve dürüst açık sözlülüğü onu kısa sürede arkadaş yapısı içinde sevilmesine yol açmıştır. Dıştan bakıldığında onu tanımak güç ve güç olduğu kadar da insanı yanıltabilirdi. Tarihsel yalnızlığın ve bize ait olmayan düşünce kalıplarından kaynaklı düşünce alışkanlıklarından kurtulmak ve onu aşmak istiyordu. Onun için her şeye ilgiliydi. Anlamak, tanımak istiyordu. Arkadaşlarını ve halkını seviyordu. Bu sevgi tarihin uzun ve tozlu yollarından binlerce acı ve gözyaşıyla perçinlenmiş ve mühürlenmiş olarak kendisini vareden bu halk kadar köklüydü. Onun için Mahir arkadaş mücadele içerisinde kendisini kısa sürede geliştirip güçlendirmeyi başardı. ’93 ile başlayan bu yolculuk ‘94-‘95’in sert kayalarından daha da güçlenerek çıktı. ‘94-95’te eyalette işbirlikçi-çete çizgisinin yarattığı tahribatları adeta binlerce yıldır dimdik ayakta kalan ve nice acı ve gözyaşına tanıklık etmiş olan Sultan Baba dağı gibi dimdik ayakta kalmasını başarmıştı. ’95 baharının esen sert rüzgarları bazen umut ve umutsuz esiyordu. Umut olabilmek baharın yepyeni ve her yeri yeşerten yaşam kaynağına dönmek gerekiyordu. İşte bu bahar öylesi umut yüklü bir bahar olabilmeliydi. 5. Kongre yapılmış ve her eyalette olduğu gibi bu eyalette de bir grup arkadaş gitmişti. Mahir arkadaş da eyaletin yaşadığı sorunların farkındaydı ve bunun çözüm yollarını kafasında evirip çeviriyordu. Arkadaşlarla tartışmalarında temel bir yönün pratiksizlik olduğunu biliyordu. Pratikleşmek gerekiyordu. Bu açıdan da herhangi bir sorunu yoktu. Araziyi tanıyordu, hakimdi yani. Yine kitle içinde çalıştığı için halkı çok iyi tanıyor ve halk da kendisini seviyordu. Düşman hedeflerini de iyi tanıyor ve zayıf, boşluk yanlarını biliyordu. Böylesi tartışmalarda Mahir arkadaş Dersim merkezin hemen üstünde bulunan bir tim tepesinin hedefler içerisine alınacağını söyledi. Bir grup arkadaşla birlikte o tepeyi keşfe gittiler. Keşif yerine gitmeden önce Mahir arkadaş onların köylü yolun üstünde olduğu için Mahir arkadaş onları (Bazı ihtiyaçları karşılamak için) köylerine götürdü. Ailesi de oradaydı. Daha sonra onların evine giderek Dersim’in geleneksel yemeği olan kömbeyi yedikten sonra yola çıkacaklardı. Bunun için hemen köyden çıktılar. Mahir arkadaş grubun önüne düşürek keşif yerine götürüp yerleştirdi. Çocukluğunu geçirdiği bu araziyi avcunun içi gibi iyi tanıyordu. Onun için o zifiri karanlıkta, ormanın içinde adeta gündüzmüş gibi yürüyordu. Tepeye geldiklerinde Dersim her şeyiyle altlarında uzanıyordu. Keşif tepesi ise kuş bakışı beş yüz metre ötedeydi. Düşmanın yoğun olduğu yerin tam içindeydiler. Gündüzle birlikte keşif yapılmaya başlandı ve ertesi gün farklı bir noktadan ikinci keşif yapıldıktan sonra Mahir arkadaş grubu noktaya götürdü. Plan hazırdı, düşmanı pusuda vurmak. Eylemin başarısı iki, üç noktaya bağlıydı. Gizlilik, hız ve zaman. Bu üçünü yerinde ve zamanında kullanmak. En ufak bir yetersizlik olumsuz bir çok sonuca yol açabilirdi. Herkes bunun farkında ve sorumluluğundaydı. Eylem için gereken hazırlıklar bittikten sonra harekete geçildi. Bu eylemde de en fazla yorulan Mahir arkadaştı. Tüm grupları yerleştirdikten sonra kendisi de kendi sorumluluğunda olan yere gidip mevzilendi. Eylem için her şey hazırdı. Beklemek. O anı beklemek ve o an geldiğinde şahin gibi vurmak ve uçmak. Nihayet eylem saati geldiğinde her şey bir şahinin avına saldırırken yaptığı gibi bir anda olup bitmişti. Geriye hurdaya dönüşmüş bir cip ve dokuz ölü. Arkadaşlarda herhangi bir şey yoktu. Tam planlandığı gibi olmuştu. Bu eylemin hazırlanmasında ve başarıya gitmesinde Mahir arkadaşın küçümsenmeyecek katkıları vardı. Yani çabasıyla bir şeyler yapmak ve çabalarını diğer çabalarla birleştirebilme yeteneği onda güçlüydü. Onun için kısa sürüde manga komuntanlığı ‘95-96 Akvanos kışında takım komutanlığı ve daha sonra bölük komutanlığı yapan ve bu açıdan istikrarlı bir gelişme içerisindeydi. Kendisi ihtiyaç duyulduğunda ki eyalet (Özellikle düşmanın ambargosu çok yoğundu) için cephane çalışmaları yürütmüş ve böylelikle hem lojistik açıdan hem maliye ve hem de bazı bağlantıları sağlayarak yeni savaşçıları almak için bir çok kanal oluşturarak katkıda bulunmuştur. Bu açıdan oldukça özverili ve devrimciliği yetki olarak anlamıyordu. Oldukça olgundu. Olgunluğu on