|
 |
Kod Adı: DOĞAN
Adı Soyadı: MENAN HÜSO
Doğum Tarihi-Yeri: 1981 / AFRİN
Anne-Baba Adı: ŞAHYAZE – HALIT REŞİT
Katılım Tarihi: 1999 / HALEP
Şahadet Tarihi:
19 KASIM BİNGÖL
KIZILAĞAÇ |
 |
|
Geri
<<< |
>>> İleri
“Umudun
gölgesinde yaşayan
insan
umudunu yitirme
bir gün doğacak
elbette güneşin
gözün hep şafakta
doğacak olan
umudun
güneşinde olsun!..”
Doğan
yoldaş 1981 yılında Küçük Güney’in Halep kentinde dünyaya geldi.
Şairin “Yağmurlu bir günde doğdum anamdan/ Gökler ağlıyordu ben
doğdum diye” dizelerinde olduğu gibi, şansızlıklar bir türlü
yakasını bırakmadı. Daha çok küçükken, anne sıcaklığına
sevgisine muhtaçken annesi ölür ve öksüz büyür. Bu durum onda
yağmur yiyen saçakların altına sığınan güvercinlerinkine benzer
bir ruh hali yaratmıştı. Bu onu içine kapatmıştı. Bir süre sonra
babası ikinci defa evlenir ve Doğan yoldaşa üvey anne getirilir.
Daha çok küçük yaşta olmasına rağmen üvey annesi ile yıldızları
barışmadığı gibi sürekli tepki duyar. Bu durum giderek onu
aileden uzaklaştırdı. O yaşına rağmen eve geç geliyor, bazı
gecelerde hiç gelmiyordu. Aslında ailesinin durumu iyiydi. Geniş
ve verimli arazileri vardı. Topraklarının çoğunu kiraya
veriyorlardı. Ancak yaşadığı aile çelişkilerinden dolayı tarlaya
gidip çalışmak istemez. Yaşadığı sorun ve sıkıntılardan dolayı
ruhta aileden kopar. Ekonomik ve fiziki olarak da kopmak ister
ancak yaşı henüz küçüktür. Gidecek fazla yeri yoktur. Orman
kanunlarının geçerli olduğu büyük balığın küçük balığı yuttuğu
bu ortamda bir canavar tarafından yutulmasına yol açar.
Bilinmezliğin içinde eriyip yok olmak istemez. Pusulası rotası
kaptanı belli olmayan, hangi limana uğrayacağı belli olmayan bir
gemiye binmek istemez. Kısaca meçhulden geldim, yine gideceğim
meçhule demez. Aile ve toplum çelişkilerini böylesine şiddetli
ve derinden yaşar ancak tüm bunlara rağmen yaşam sevincini
yitirmez. Yaşama güçlü bağlarla bağlıdır.
Babası Doğan arkadaşı okula göndermek ister, ancak Doğan
arkadaşın babasının annesinden sonra başka bir kadınla
evlenmesine duyduğu tepkiden dolayı dediğini yapmaz ve okula
gitmez. Kendi başına gidip bir terzinin yanında çırak olarak
çalışmaya başlar. O yaşında olmasına rağmen kendisini kimseye
muhtaç etmez. Emeğiyle, bileğinin hakkıyla alın teriyle kazanmak
isterdi. Bu durumu onu küçük yaşta emekle tanıştırır. İşlerini
temiz ve düzenli yapar. Onun bu yaklaşımları patronunun çok
hoşuna gider ve onu çok sever. Çalışkanlığı, titizliği, saygılı
ve ölçülülüğü çevre esnaf üzerinde de etki yapar ve onlar
tarafından da sevilir. Ailesine babasına isyanı onda
haksızlıkları kabul etmeme, yanlışlara karşı sessiz kalmama gibi
bir özellik yaratır. Doğru bulduğu şeyleri yaparken yanlışlara
anında tavır koyar.
İşine aşırı düşkündür, bir an önce tüm şeyleri öğrenmek ister.
Bu yüzden bir saniyesini dahi boş geçirmez.
Her an ustasının eline bakıp bir an önce öğrenmek ister. Kısa
bir süre sonra da öğrenir, artık bir kalfa olmuştur.
Çalışmak, çalışmak, daha fazla çalışmak ayakları üzerinde durmak
ister. Bu durum onda büyük bir özgüven, özgüç yaratır. En zor
işlerde bile başarma umut ve inancını yitirmez. Zorlukların
büyüklüğü, inanç ve çabanın büyüklüğünü getirir. Zaten büyük
kişilikler fırtınalı, dalgalı denizlerde belli olur. Doğan
arkadaşın kişiliği de böyle fırtınalar içinde şekillendi. Bu
durumlar Doğan arkadaşın kişiliğini oluşturur. Tavında dövülüp
çelikleşen demir gibiydi.
Doğan arkadaş çok genç olmasına rağmen yaşından çok büyük bir
olgunluğu taşır. Dışa karşı sessiz, içine kapanık ve oldukça
mütevazıdır ancak içten içe kaynayan bir volkandı. Yaşam
doluydu, büyük hayalleri vardı. Yüreğinde herkese, ama herkese
yer vardı.
9 Ekim’le başlayıp 15 Şubat’ta sonuçlanan uluslar arası komplo
hiçbir rihter ölçeğinin ölçemeyeceği bir deprem yarattı. Ruhta,
duyguda, beyinde sarsıntılara yol açtı. Azgın dalgalarla boğuşan
fındık kabuğuna dönmüştü herkes. Böylesi durumlarda her şey alt
üst olur; beyinler karışır, pusulalar şaşar, yollar at izinin it
izine karışması gibi karışır bulanıklaşır. Düşmeler, kaymalar,
kopmalar alır başını gider. Geçici yol arkadaşları yollarını
ayırırlar. Böylesi anlar, turnusol kağıdı gibi bir işlev görür.
Herkesi herşeyi netleştirir.
Ancak Doğan arkadaş hayattan aldığı derin tecrübelerle yolunu
şaşırmaz ve yönünü dağlara verir. Ve kendi şahsında komploya
böyle cevap verir. Bir volkan gibi içinde biriken kin ve
öfkesini kusmak ister. Böylesini zemheri soğuk ve kuzguni
karanlık bir günü yaşatanlara yaşamı zehir etmek, ocaklarına
incir suyu dökmek ister. Önderliğin “İçinde bağımsız yaşama
hakkımızın olmadığı dünyayı başınıza yıkarız” tespitine
yoğunlaşır, kilitlenir adeta. İntikam duygusu bir girdap gibi
çeker içine onu.
Kandil’de Kani Şilan’da yeni savaşçılara eğitim veren okula
katılır. Kendisini her yönüyle eğitime verir, oldukça
derinleşir. Özellikle de askeri eğitime daha büyük bir merak
ilgiyle yaklaşır. Burada güçlü çıkmanın ve sıcak savaş alanına
kuzeye geçmenin hayalini kurar.
Temel eğtimleri devam ederken, Önderliğin mahkeme süreci başlar.
Sonrasında yaşanan gelişmeler ikinci bir deprem etkisi yapar
Doğan arkadaş üzerinde. Yaşanan hızlı gelişmelere bir türlü
anlam veremez oldukça zorlanır. Depremden kurtulmanın ruh halini
yaşar. Ancak ucuz ve basit şeylere de gitmek istemez, üstün körü
ve yüzeysel yaklaşmaz. Çünkü yaşadığı çelişkiler yüzeyde değil
çok derinlerdedir. Çelişkiler böylesi yoğun ve derin olduğuna
göre çözümün de böylesine köklü olması gerekir. Bu yüzden
spontane ve palyatif yaklaşımlar çözüm getirmedii gibi daha da
zorlar kendisini.
Doğan arkadaş bir define arayışçısının sabır ve hassaslığıyla
arayışlarını derinleştirerek sürdürür. Önderliğin İmralı
mahkemesine sunduğu savunması gelip üzerinde eğitim yapılınca,
tümden olmasa d kafasındaki kimi çelişkiler çözümlenir. En
azından sıkışıklıktan çıkış yolu görülür. Savunma bir kıvılcım
olur karanlık ve belirsiz ortama. “Şafak zifiri karanlıkta
patlar” ve aydınlık o zaman başlar. İşte ilk savunma böyle bir
işlev görür. Tüm beyinler zifiri kananlığı yaşadığı anda gelmiş
ve patlayan şafağın aydınlığı getirmesi gibi aydınlığı
getirmişti.
Temel eğitim bittiğinde yapılan düzenlemeler sırasında eski
mesleği de göz önünde bulundurularak terzihaneye verilir.
Terzihaneye verilmesi içinde bir burukluk yaratır. Çünkü
kendisini savaşa, savaşın en ön cephesine hazırlamıştır. İçinden
bu görevlendirmeyi kabul etmezse de, örgütün görelnedirmesine de
sesini çıkarmaz ve tabi olur.
Çocukluğndan beri el attığı her işi en iyi, en temiz bir şekilde
yapmak ister ve yapar. Bunu başarmak için de yoğun çaba harcar.
“Madem parti beni buraya gönderdi, mutlaka bir bildiği vardır”
diye düşünür ve görevine de öyle yaklaşır. Büyük bir sorumluluk
duyar. İşini asla savsaklamaz. Bu özellikleri sayesinde kısa
sürede terzihanede bulunan diğer yoldaşar tarafından da sevilir.
Partiye katıldıktan sonra okul okumamanın derin acısını yaşar.
Okuma ve yaşması olmayan birisinin kör ve sağır olduğunu beirtir.
İşlerten artan zamanını okuma yazma öğrenmeye verir. Büyük bir
yoğunlaşma sağlar ve kısa sürede Kürtçe okuma yazmayı öğrenir.
Artık dünyaya daha bir başka bakar. “İnek dağa bakınca yeşillik,
insan bakınca farklı şey görür” diyerek kendindeki değişimi dile
getirir. Yaklaşık iki yıl terzihanede çalışır. Emekçiliği,
fedakarlığı, temiz iş yapması ve arkadaşlarıyla uyumlu çalışmak
burada da ön palna çıkar.
Bu süreçte yerinin değiştirilmesi için partiye öneri yapar.
Parti, önerisini yerinde bularak faaliyet alanını değiştirir.
Terzihaneden asayişe gelir. Bir yıl daburada faaliyet yürütür.
Ancak bu görevler onu tatmin etmez. Her ne kadar bulunuğu
faaliyet alanında tüm gücünü katsa da, ruhunda esen fırtınayı
dindiremez. O bir denizdir. Dipten gelir dalgalar. Yüzeyde süt
liman olsa da, derinde yaşananlar vardır. Bu dalgalar bazen
büyüse de, yüzeyde hırçınlaşmazlar. Ruhunda bu fırtınayı hep
hisseder, yaşar. Bu yüzden fırsat buldukça kırlara-bayırlara
açılır, dağlara çıkar. Derin derin düşüncelere dalar. Duruşuna,
yaklaşımlarına anlam yüklemeye çalışır. Anlamlı bir yaşamın
nasıl olması gerektiği üzerinde derinleşir.
Önderliğin esaretinden sonra saflara katılmıştı Doğan yoldaş. Bu
yüzden komploculara karşı büyük bir kin ve öfke doluydu.
Komplonun devamının bir parçası olan Önderlik üzerinde tecritin
yoğunlaşması üzerine askeri birliklere geçme önerisi yapar.
Önresi üzerine asayişten askeri birliklere geçer. Askeri
birliklere geçince amaçlarına önemli oranda ulaşmıştır. Artık
kinini naslı kusacağının hesabını yapar. Bir kızıl şahinin avına
yönelmesi gibi hedeflere nasıl yöneleceğini planlar. “Eğer
başaramazsam, o şahin gibi ben de yaşamıma son vereceğim” diye
düşünür. Bir süre Kandil’de taburlarda, askeri birliklerde
eğitim görür. Bu eğitim üzerinde derinliğine yoğunlaşır.
Zorlandığı noktalara yüklenir. Fiziğini buna uydurmaya çalışır.
2003 planlamasında bir grup arkadaşla birlikte Kuzey sahasına
Dersim’e gitmesi kararlaştırılır. Doğan yoldaş, kararı
duyduğunda yerinde duramaz. Dünyanın en büyük mutluluğunu yaşar.
Gözlerin feri parlar, içi içine sığmaz. Civa gibi hareketlenir.
Kelebek olup uçmak, çiçek çiçek koklamak ister.
Baharla birlikte yol koyulurlar. Yol uzundur ve ağır görevler
onları beklemektedir. Sırtında çanta değil, sanki yeni yaşamı
taşır. Bundan müthiş bir güç alır.
Hep su olmak istediğini belirtir. Su en kıraç toprakları
yaşatır, can verir. Suyun kutsal olması da bundandır. İlk canlı
burada oluşmuştur. Zaten bundan dolayı, havadan sonra yaşam için
gerekli en önemli şeydir. Uzay araştırmalarında bile
gezegenlerde yaşam belirtisi olarak su aranır. Su varsa hayat
vardır.
Grup Serhat Eyaleti üzerinden Kuzey Kürdistan’a giriş yapar.
Yolun çok büyük bir kesimini ciddi sorunlar yaşamadan
atlatırlar. Artık hedef yakınlaşmışlardır. Şafağa yenilmeye
başlamış gece gibidir kalan yolları. Şafak söktü sökecek;
aydınlık doğdu doğacak. Gece karanlık ne kadar dirense de artık
gücünü yitirmekte; aydınlık, sabah karanlık ve geceye galebe
çalmakta. “Sen de ayak direnet bu karanlık gibi, aydınlık
karşısında dağılıp gideceksin ey zulüm” der kendi kendine.
Geçtiği her alanı derin derin gözler. Gözlerini hep ufuzlara
diker. Arayışlarını ufuktan başlatır. Ufuklar kazanılırsa,
gerisi kolaydır. “Ufuklar senden yanaysa, kimse yakamaz seni”
der kendi kendine. Efil efil esen melten bedeniyle saklambaş
oynar adeta. Yorulup dermanı kalmamış halde bir meltem gibi
gelir.
Hedefe, amaca yakınlaştıkça bir kuş gibi hafiflediğini hisseder.
Yürümez artık, uçar adeta. İçi içine sığmaz. Sevinci mutluluğu
güç ve enerji verir. Onun o ruh hali beraberindeki arkadaşlara
da yansır. Bir mola yerinde yanındaki arkadaşlar; alnının
çatısından vuracağım, ölmektense öldüreceğim. Benim anam
ağlayacağına, onunki tatsın. İşte budur zafere yürüyenlerin
türküsü…”
Açık mavi gökyüzü insanı kışkırtıyordu adeta. Hafif hafif esen
akşamın serine yeri saçlarını tarıyordu. Cebinden tütün kesesini
çıkardı, bir sigara sardı. Sigarasından derin derin nefesler
çekti. Gözleri ufukta kızıllık oluşturarak botan güneşe kaydı.
Kanat çırpmadan süzülen kuşlara baktı. Kuşlar, ufuklar, batan
güneş muhteşem bir uyum ve denge çağlamıştı. En büyük ressam
bile bu derece uyumlu çizemezdi bu kareyi. Belki mutluluğun
resmi çizilebilirdi, ancak o andaki manzarın asla!…
Küçük bir ateş yakmışlardı. Mahmut arkadaş gecnin yorgunluğunu
atmak için bir çayın iyi gideceğini iyi olacağını düşündüğünden,
çay kaynatmakla uğraşır. Doğan yoldaş da yerden aldığı bir parça
ağacı ateşe atar. Diğer yoldaşlar da ateşin çevresinde çember
oluşturmuşlardı. Mahmut arkadaş kısa sürede çayı demleyip,
arkadaşlara dağıtmıştı. Çayını yudumlayan Doğan arkadaş; biz ki
el tetikte karşıladık güneşin doğuşunu ve saçlarına çiy taneleri
düşerdi. Bazen yüreğimize gömer bazen de gökyüzünde kalan son
yıldıza sunardık e otururken şehitlerin başında yağan yağmuru
gözyaşlarımızda salkardık, yüreğimizde olsa da acı nefret ve
burukluk yüzümüze nakşolur tebessümle sevinçler…” diye düşünür.
Hava açık, gökyüzü süt limandı. Yıldızlar bir yanıp bir sönüyor,
göz kırpıyorlardı. İlerleyen saatlerde hava hafif soğumuştu.
Çantalarını kafalarının altına alraka toprağa uzanıp gözlerini
kapattılar.
İsa arkadaşın dürdüklemesiyle irkilerek uyandı Doğan arkadaş.
“Arkadaşlar etrafımız kuşatılmış. Kendimizi yaman bir çatışmaya
hazırlamalıyız…” dedikten sonra yoldaşlarını ikişer ikişer
mevzilendirdi. Tüm yoldaşlar birbirleriyle gözleriyle
vedalaştılar. Hiç bir kelimenin, sözün ifade edemeyeceği
gerçeği, gözler veriyordu ele. Kalbin derinliklerinde olan
şeyler gözlere yansır. Gözler kalbin aynsı ve dolaysız
anlatımlarıdır. Bu yüzden gözler yalan söylemez denir.
Şafağın sökmesiyle beraber üzerlerine yağmur gibi kurşun yağar.
Kan ve barut kokusu kaplar ortalığı. Kıyasıya bir direniş
başlar. 13 gerilla üzerine binlerce asker gelir. Her türlü
silahlar kullanılır. Çatşıma öğlene kadar devam eder. Buna
rağmen, gerillalara fazla zarar veremezler. Doğan’la Mahmut
arkadaş aynı mevzideler. Yoğun ateşler sonucunda Mahmut yoldaş
vurularak şehit düşer. Mahmut yoldaşın vurulması, Doğan’I çok
etkiler. Çığlık atar. Silahını alarak düşman mevzisine yönelir.
Bir yandan slogan atar bir yandan da çatışır.
Sabahın kurşun seslerine karışırdı sloganlarınız. Bir kaç adım
atmadan bedenine saplanır yağlı kurşunlardan birisi. Önce
tökzler sendeler, ancak düşmez, sloganlarını kesmez. Yağmur gibi
kurşunlar üzerine yağmaya devam eder. Kurşunlar bedenine
saplandıkça dizlerinde derman kalmaz ve yere yığılır.
“Biji Serok APO” sloganıyla şehitler kervanına katılır.
Helikopterler de katılırlar çatışmaya. Çatışma uzadıkça düşman
azgınlaşır, hırçınlaşır. Bir an önce sonuç almak ister.
Çatışmanın uzayıp geceye ulaşması, askerler hiç de iyi
olmayacağını bilir. Bu yüzden yüklendikçe yüklenir. Kesin sonuç
alınamayınca kimyasal silahlar kullanılır. Çatışma sona
erdiğinde Doğan ve 12 yoldaş yaşamını yitirir.
Bir türküdür Erzurum’da 13’ler
İsyana çağrı
Güzelliğe davet…
Senin şahsında tüm şehitlerimize söz veriyoruz, silahlarımızı
elimize alıp, kara namlusuna baktıkça sizleri anacağız. Güneşin
batışında ufukta yaratılan kızıllığı ve kanat çırpmadan süzülen
kuşları gördükçe sizleri hatırlayacağız.
Çünkü sizler Fırat kadar hırçın, Ağrı dağı kadar yüce bir
menekşe kadar güzelsiniz. Sizler dünümüz, bugünümüz ve
geleceğimizsiniz. Yaşam ağacını yeşerten abu hayat suyusunuz.
Hayat veriyorsunuz.
Sizler onurumuzsunuz. Onurumuzu çiğnetmeyeceğiz.
Silah Arkadaşı