Geri
<<< |
>>> İleri
2003 ŞEHİTLERİ YENİ
DÖNEMDE APOCU RUHUN MEŞRU SAVUNMA ÇİZGİSİNDEKİ TEZAHÜRÜDÜR!
Kürdistan
tarihinde, Apocu hareketin 31 yıllık mücadelesi bir kahramanlık
destanı olarak tarihe mal olmuş bir gerçekliktir. Bu destan,
harcanan büyük emek, çaba ve dökülen kanla yazılan bir
destandır. Böyle bir kahramanlık çıkışı olmadan; büyük bir
inanç, bilinç, cesaret ve fedekarlıkla o görkemli direnişler
sergilenmeden, Kürt halkını ve toplumunu içine sürüklenmiş
olduğu uçurumun eşiğinden çevirmek, tarihin baş aşağı gidişini
durdurarak tersine çevirmek ve ölüm döşeğinde yatan, can çekişen
bu halkı bugünkü çözüm sürecine taşımak, onu sadece çağla
bütünleştirme değil, çağın temel amacı olan demokratik
uygarlıksal gelişmenin öncüsü haline getirmek de mümkün
olamazdı.
Kürdistan özgürlük hareketi, bugün eğer KONGRA-GEL gibi bir
zirveye ulaşmış ve büyük bir iddia ile tarih sahnesine çıkmışsa,
bunun altında büyük direniş destanının kahramanlıkları,
fedekarlıkları yatmaktadır. En başta Önderliğimizin büyük emek
ve çabası, kahraman şehitlerimizin görkemli direnişi ve
halkımızın büyük fedakarlığı bizleri bugünlere taşımıştır.
Bugünlere kolay gelinmemiş, büyük bedeller ödenmiştir. On binin
üzerinde militan ve gerillanın şahadeti söz konusudur. Sekiz bin
civarında milis ve yurtsever halkımızdan çeşitli düzeydeki
insanımızın şahadeti yaşanmıştır. Toplam on sekiz bin şehit, beş
bin köyün yakılıp-yıkılması, yüz binlerce insanımızın sürgüne
tabi tutulması ve sürgün koşullarında yaşadığı büyük zorluklar,
gösterilen fedakarlıklar vardır. Yüz binlerce insanımız
işkenceden geçirilmiş, on binlercesi uzun yıllar zindan
koşullarına mahkum edilmiştir. Binlerce yoldaşımız zindan
koşullarında yirmi yıl yatmıştır ve halen beş bin civarında
yoldaşımız ile bütün bu değerleri ve bu süreci yaratan
Önderliğimiz esaret koşulları altındadır. Bir taraftan
halkımızın büyük fedakarlığı ve halen devam etmekte olan
demokratik direniş mücadelesi, diğer taraftan on sekiz bin
şehidimiz ve Önderliğimiz ile beraber esaret koşullarında
yaşayan binlerce yoldaşımız; bütün bu gerçekliklere dayanarak
bugün burada bu koşullarda ve bu düzeyde bir örgütsel ve siyasal
performansı yakalamış bulunmaktayız.
Çok acılı, büyük fedakarlıklarla dolu bir tarih yaşanmıştır ve
bu tarihin yaratılmasında yurtsever halkımızın her ferdinin şu
veya bu düzeyde gösterdiği bir emek ve çaba vardır. Kürdistan
halkı Başkan Apo’nun önderliği ve kahraman şehitlerin büyük
fedakarlığı ve cesareti temelinde halk olarak emek sarfederek
söz konusu düzeyi ortaya çıkarmıştır. Bunun için ağır bedeller
ödenmiş ve küçümsenemeyecek bir düzey ortaya çıkarılmıştır.
Ölümün eşiğinden kurtulup bu noktaya gelmek kolay değildir.
Ancak tamamen dürüstçe bir katılım, çaba, emek ve dökülen kan
temelinde bu noktaya gelinebilinmiştir.
Bugün Kürt halkının ulaştığı düzey bir çözüm düzeyidir. Artık
gelinen aşama, özgürlük yürüyüşüne katılım düzeyini yükseltip
maratonu sonuçlandırma aşamasıdır. Bütün bu tarihin bir devamı
olan kararlı, tutarlı, bilinçli, öngörülü ve çağdaş bakış
açısıyla kahramanca bir duruş ve mücadeleye ihtiyaç vardır.
Tarihin bu önemli aşamasında bu kadar kutsal değerin takipçisi
olan, başta biz kadrolar olmak üzere, tüm yurtsever halkımızın,
taşıdığı büyük sorumluluğu iliklerine kadar hissedip bu tarihi
yürüyüşün mirasçısı ve tamamlayıcısı olabilmek için elinden
gelen bütün fedakarlığı ortaya koyması gerekmektedir. Bu kutsal
yürüyüşü zirveleştirerek halkımızın büyük rüyası olan özgürlük,
demokrasi ve barış içinde insanca birarada yaşamanın imkan
dahiline girdiği demokratik bir yaşam sistemini gerçekleştirmek
her militanın önündeki en önemli görevdir. Bu, boynumuzun borcu
olan en temel insani görevimizdir. Söz konusu görevleri yerine
getirmeden, şu veya bu ad altında, yaratılan değerlerin üzerine
yatmaya çalışmak, bu büyük kahramanlık yürüyüşünü zirveye
ulaştırmamak, başarılı zafer yürüyüşüne bütün gücüyle
katılmamak, tarih karşısında affedilmez bir duruma düşmek
olacaktır.
Özellikle tarihimizin bu gerçekliğini iliklerine kadar ve
yaşamın her alanında hissetmeden, günümüzün temel güncel
görevlerine doğru yaklaşmak ve pratik-politikayı doğru ele almak
da mümkün olmayacaktır. Güncelin anlamını bilmek, hakkını vermek
ve güncel görevlerin gerektirdiği bir pozisyona ulaşmanın çabası
içine girmek, onun gerektirdiği doğru çizgi temelinde bir
siyasal çizginin uygulayıcısı olabilmek de, öncelikle tarihsel
gerçekliğimizi olumlu-olumsuz bütün yönleriyle bilince
çıkartmaktan geçmektedir. Bu çok açık ve temel bir gerçekliktir.
Bu noktada fedakarlıkları ve direnişleriyle en başta
şehitlerimizin bugün gelinen düzeyi yarattıkları çok açık
ortadadır.
Kürdistan’da hiçbir gelişme, hiçbir değer kolay yaratılmamıştır.
Ortaya çıkartılan her değerin ve her yeni gelişmenin altında
büyük bir emek, çaba ve direniş söz konusudur. Bunun için
Önderliğimiz, Kürdistan’da mücadeleyi “İğne ile kuyu kazma”’ya
benzetmiştir. Her şeyin bitmez tükenmez emek, çaba, ısrar ve
kararlılık temelinde bedel ödeyerek yaratıldığını her an
bilinçte tutmak, Apocu hareketin bu gerçekliğini hiçbir zaman
unutmamak, bir militanın her koşul altında doğru duruşu
sergilemesi için büyük bir önem ifade etmektedir. Her şahadet ve
her direniş bu mücadelenin geliştirilmesinde bir kilometre taşı
rolünü oynamıştır. Diriliş ve varolma mücadelesi bu temelde
gelişmiş, boyutlanmış ve vücut bulmuştur. Başta Haki Karer olmak
üzere, ilk şahadetler, hareket içerisinde direnme kararlılığını
geliştirmiş ve partileşme mücadelesinin yükseltilmesine zemin
olmuştur.
12 Eylül faşist hareketinin büyük bir jenosid ve vahşet
uygulayarak yok etme saldırısına karşı büyük cezaevi
direnişleri, dirilişe çağrı mesajı olmuştur. Mazlumların,
Dörtlerin ve büyük 14 Temmuz Direnişi’nin başta tüm harekete
olmak üzere, tüm Kürdistan halkına büyük çağrısı, diriliş
mücadelesine sarılma çağrısıdır. Bu çağrı, şanlı 15 Ağustos
Atılımı’yla pratik ifadesini bulmuştur. 15 Ağustos ile birlikte
başlayan gerilla hareketi, özü itibariyle Kürt halkının diriliş
kararlılığının ifadesi olmuştur. Başta bu diriliş sürecinin
büyük komutanları olan Agit, Erdal ve Bedran arkadaşlar olmak
üzere, yüzlerce militanın kahramanca şehadeti sonucunda
Kürdistan halkı, yeniden varolmaya güçlü bir biçimde inanarak
kendisini toparlamış, kendisine, değerlerine ve kurtuluş ümidine
yeniden sarılarak geleceğe büyük bir umutla bakmanın ve bunun
için gerekli örgütsel sorumluluğa ulaşmanın idrakını kendisinde
yaratmıştır.
90 sonrası gelişen şehadet kervanı, -ki mücadele tarihimizde
nicel olarak en fazla şehadetlerin yaşanmaya başladığı bir süreç
olmaktadır- bu değerleri kat be kat arttırmış ve özellikle halk
nezdinde mücadelenin daha da fazla sahiplenilmesini
geliştirmiştir. Bu sürecin en önemli özelliği, bir özgürlük
arayışı süreci olmasıdır. 90’dan itibaren ardarda gelişen
kahramanca direniş halkalarının temel hedefi, dirilişi yaşamış
Kürdistan halkını özgürlük ve demokrasi ile bütünleştirmek ya da
özgür bir ülke yaratmaya dönük mücadelenin gelişmesini sağlamak
olmuştur. Bunun temel harcı olarak da her türlü fedakarlık ve
kahramanlığı göze alan bir pratik sergilenmiştir. En baştan
itibaren hareketimizin özünde varolan fedai ruhu, bu dönemin
ortalarından itibaren Şehit Zilan ile birlikte bir taktik
aşamaya ulaşarak fedai ruhunun artık sistemleşmesini ve
mücadelenin gelişmesinde temel bir düzey olarak rol oynamasını
beraberinde getirmiştir. Büyük inanç ve büyük kararlılık olmadan
kişinin kendini bile bile feda etmesi mümkün değildir. Ancak
Mazlum ve Dörtler ile başlayan, 14 Temmuz direnişçileri ile
devam ettirilen ve daha sonra gerilla mücadelesinde birçok
kahramanca eylemsel girişimle pratikleştirilen Apocu fedai ruhu,
Şehit Zilan ile birlikte artık formülleşerek bir düzey
kazandığını ortaya koymuştur. Nitekim uluslararası komplonun
geliştiği 9 Ekim 1998’den itibaren fedai ruhunun Apocu harekette
yükselerek Önderliği savunma, Önderliğe sahip çıkma temelinde
“Güneşimizi karartamazsınız” sloganıyla ya kendini yakarak ya da
kendisinde bombayı patlatarak büyük kahramanlık eylemlerini
ortaya çıkardığını tarih kaydetmiştir.
Her yeni sürecin yeni yaratıcıları vardır. Başkan Apo’nun
perspektifleri ve yoğun pratik çabası temelinde, her tarihsel
hamlenin büyük tarihsel direnişlerle pratikleştirerek tarihe mal
edilmesi yaşanmıştır. Hareketimizin mücadele tarihi, bu biçimde
şahadet halkalarını yaratarak onların görkemli direnişleri
temelinde yeni süreci şekillendirmeyi başarmıştır. Tarihin
ilerlemesi kesinlikle bu çerçevede gelişme göstermiştir.
Bilindiği üzere uluslararası komplonun gerçekleşmesi ile
birlikte, mücadele tarihimizde yeni bir dönem başlamıştır.
Özellikle bu dönemin ruhunun komplo süreci ve sonrasında gelişen
fedai eylemliliklerle vücut bulduğunu, yüksek bir kararlılıkla
Önderlik çizgisi etrafında kenetlenen ve sürecin amaçları
doğrultusunda gözünü kırpmadan fedaice mücadeleye atılıp kendini
feda eden büyük şehadetlerin yeni bir sürece yürümenin temel
harcı olduğunu belirtmek gerekiyor. Mücadele tarihimizde Başkan
Apo’nun İmralı Savunmaları ile birlikte gelişen yeni sürecin
ruhu, bu dönemde yaratılan büyük direniş halkalarında gizlidir.
Apocu hareket bu süreçte olmazsa olmaz kabilinden başarıya
kilitlenmiş bir gücün mücadele tarzı ile beraber, zafere ulaşma
yolunda her türlü değişim ve dönüşümü de gerçekleştirebileceğini
ortaya koymuştur. Bu temelde gelişen geri çekilme süreci ve bu
süreçte yaşanan 99-2000 şehadetleri, meşru savunma çizgisi
yeterince anlaşılmamış olsa da, meşru savunma döneminin teslim
olmama ve direniş geleneğini sürdürme şahadetleri olmuşlardır.
2001-2002 yılı şehitleri ise yeni dönemin temel stratejik
yaklaşımı olan meşru savunma çizgisini daha bilinçli bir şekilde
pratikleştirerek meşru savunma anlayışının derinleşmesinin
öncüleri olarak şahadete ulaşmışlardır.
Mücadele tarihimiz boyunca nicel olarak en az şahadetin
yaşandığı 2001-2002 yıllarının şehitleri, meşru savunma
çizgisinin uygulama ve pratiğe geçirilmesinin şehitleri
olmuşlardır. 2003 şehitleri ise, artık meşru savunma çizgisinde
birçok açıdan netleşmiş, bilinçlenmiş, yetkinlik kazanmış bir
düzey ile yeni dönemin ihtiyaçlarına cevap vermek üzere
geliştirilen 2003 planlaması temelinde kapsamlı özgürlük
yürüyüşünün uygulayıcıları ve öncü komutanları olmuşlardır.
Mücadele tarihimizde ilk kez üç-dört yıllık bir yoğunlaşma,
derinleşme ve yeniden yapılanma projesi temelinde modern
gerillanın meşru savunma çizgisi çerçevesinde pratikleştirilmesi
süreci başlamıştır. 20 yıllık gerilla mücadelesinin tecrübesine
dayanan 2003 yılı planlama ve hamlesi, Kürdistan özgürlük
mücadelesinin geleceğe dönük planlarını hayata geçirmede en
büyük güvence ve teminat olmuştur. Bu planlamayı büyük bir
kararlılık ve cesaretle uygulamaya geçiren, fedai bir tarzda
bunun pratiğine yönelen şehitlerin de yeni dönemin
yaratılmasında büyük rolleri olduğu tartışmasızdır. Meşru
savunma çizgisinin komutanları olan Erdal, Mahir, Munzur,
Hüseyin, Nemrut, Şevger ve Berxwedan yoldaşların meşru savunma
çizgisinin uygulama gücü ve komutası oldukları tarihe mal olmuş
bir gerçekliktir.
İmralı savunmaları temelinde yeni bir süreci resmen başlatan
Başkan Apo, savaşı tümüyle durdurmak, barış, diyalog ve
demokratik çözüm çizgisinin zeminini olgunlaştırmak ve bunun
pratiğe geçmesinin koşullarını yaratmak üzere 2 Ağustos 99
çağrısını yapmış, bu çağrı temelinde de güçlerimizin önemli
oranda Türkiye sınırları dışına, Güney Kürdistan’a çekilmesi
projesi hayata geçirilmiştir. Bununla aynı zamanda olası
provokasyonlara zemin vermemek ve devlet içindeki rantçı,
çeteci, savaş yanlısı eğilimleri boşa çıkarmak da
hedeflenmiştir. Güçlerimizin bu temelde geri çekilmeye başladığı
süreçte, oligarşik Türk devleti bunu fırsat bilerek kapsamlı
yönelimlerle güçlerimizi darbelemek istemiş ve bu yönelimler
sonucunda birçok şahadet yaşanmıştır. Teslim olmama ve ne olursa
olsun direnme çizgisinin şehitleri olarak tarihe geçen bu
değerli şehitler halkasıyla beraber, güçlerimiz önemli oranda
geri çekilmeyi başarmışlardır. Ancak bunu olumlu koşulların
yaratılmasının zemini olarak değerlendirip barış ve çözüm
sürecini geliştirme yerine, hareketimizin bir zaafı olarak
değerlendiren Türk oligarşik devleti, çeşitli düzeydeki
yönelimlerle güçlerimizi Güney’de de darbelemek istemiştir.
Bununla birlikte Türk devletinin, göreceli de olsa çatışmasız ve
sakin bir ortamı yaratan, böylece Türkiye’nin kendini çok
çeşitli açılardan toparlamasına imkan ve zemin sunan
Önderliğimize verdiği cevap ise, tecrit koşullarını gün be gün
ağırlaştırma olmuş, çürütme politikası temelinde yeni bir
konsepte ulaşarak kendini çözüme kapatma, Kürdistan özgürlük
hareketini adım adım eritme ve geriletmeyi hedeflemiştir.
Tüm bunların dışında 2002 sonu ve 2003 başı itibariyle,
uluslararası güçlerin Irak şahsında Ortadoğu’ya müdahale durumu
da gündeme gelmiştir. Müdahaleyle birlikte Irak genelinde
yaşanan bütün gelişmeler, Kürdistan özgürlük mücadelesinin yeni
bir aşamaya doğru evrilmekte olduğunu göstermiştir. Özgürlük
mücadelesinin bu yeni sürece hem Kuzey’de, hem de Güney’de daha
güçlü bir giriş yapması ve süreci Kürdistan halkının özgürlük
davası doğrultusunda doğru değerlendirebilmesi için yeni bir
mevzilenme düzeyine ulaşması gerekliliği olmazsa olmaz
kabilinden kendisini dayatmıştır. Böyle bir gelişme sürecinin
içinde barındırdığı tehlikeleri giderek arttırabileceği gibi,
yaratılacak yeni fırsatları değerlendirememeyi de beraberinde
getirebileceğinden, hareketimiz 2003 yılı başlarında
güçlerimizin dengeli mevzilenmesi amacıyla yeni bir planlama ve
mevzilenme projesi geliştirmiştir. Esas olarak iyi eğitilmiş,
donatılmış, meşru savunma çizgisini bilince çıkarmış ve meşru
savunma çizgisi temelinde yeni gerilla tarzını yaşama
geçirebilecek düzeye gelmiş komuta ve savaşçı yapısından oluşan
belirli sayıdaki bir gücü Kürdistan içlerindeki çeşitli
eyaletlere kaydırma biçiminde pratik ifadesini bulan bu
planlamanın hayata geçmemesi, engellenmesi için Türk ordusu çok
yönlü tedbirler almıştır. Alınan bütün tedbirlere rağmen, sözü
edilen planlamanın Kürdistan özgürlük mücadelesi için birçok
açıdan büyük önem taşıdığı ve özellikle de geleceğin kazanılması
için önemli bir teminat ve güvencenin yaratılması anlamına
geldiği gerçeğine dayanarak güçlerimiz, her türlü zorluğa göğüs
germe temelinde önlerine konulan hedefe doğru özgürlük
yürüyüşünü kararlı bir şekilde pratikleştirme sürecine
sokmuşlardır. Büyük bir kararlılık, inanç ve cesaret olmadan
böylesine zor koşullarla boğuşa boğuşa bu yürüyüşü
gerçekleştirmek mümkün olamazdı. Öncelikle Önderliğimizin
geliştirdiği demokratik çözüm, barış ve özgürlük hamlesinin
başarıya ulaşması için meşru savunma stratejisinin doğru
kavranılması ve ona tüm gücüyle inanma temelinde tereddütsüz bir
katılımı gerçekleştiren komuta ve savaşçı yapısının kahramanlık
ve cesaret esaslarına dayalı yürüyüşü sayesinde bu planlama
pratiğe geçirilmiştir. Fakat bu planlamanın pratiğe geçirilmesi
esnasında ülke sathında çok yönlü saldırılar gelişmiş, çok
sayıda operasyon, pusulama vb. yönelim olmuş ve bütün bu
yönelimlerde yaşanan çatışmalarda büyük kahramanlıklar
yaratılarak çok değerli şahadetler yaşanmıştır. Bu şahadetlerin
doğru anlaşılması, tüm yapımız ve halkımız açısından büyük bir
önem taşımaktadır. Meşru savunma çizgisine doğru yaklaşılmadığı
taktirde, bu şahadetlerin doğru anlaşılması da mümkün
olmayacaktır. Her şeyden önce şunu vurgulamakta büyük yarar
vardır ki; geri çekilme sürecinin yarattığı yılgınlık, aşınma ve
bilinç muğlaklığını aşarak çok net bir düşünce sistemi, kafa
yapısı, kararlılık ve güçlü bir inanca sahip olunmadan böyle bir
yürüyüşe istek ve coşkuyla katılmak da söz konusu olamazdı. Bu
yüzden özellikle 2003 özgürlük yürüyüşünü gerçekleştirecek
arkadaşlar, sadece isteğini belirten değil, isteğini
pratikleştirmek için ısrarla kendini dayatan arkadaşlar
arasından seçilmiştir. Meşru savunma çizgisine tümüyle inanan,
buna yüksek bir kararlılıkla sarılan, ülkenin en ücra
köşelerinde, en zor koşullarda bunu pratikleştirmenin militanı
olma iddiasını taşıyan ve bu temelde kendisini öneren, dayatan
militanlar, meşru savunma çizgisinin yeni dönemdeki uygulama ve
öncü güçleri olarak düzenlenmişlerdir. Bu temelde gerçekleşen
2003 özgürlük yürüyüşü büyük bir anlam ve önem kazanmıştır.
Birçok çevre, “Madem siyasal sürece geçiş yapılmışsa, bu gerilla
hareketi niye? Özellikle Kuzey’de gerillanın bulunması ne anlam
taşıyor?” gibi sorular temelinde yaklaşım göstermiş ve halen de
göstermektedir. Aslında hem içimizde, hem de dışımızda bu tür
yaklaşımlar söz konusudur. Bunun ana nedeni, Önderliğimizin
geliştirdiği meşru savunma stratejisini yeterince anlamamaktır.
Hareketimizin silahlı mücadele stratejisinden siyasal mücadele
stratejisine doğru bir geçiş yaptığı bir gerçektir ve bunda
herhangi bir kuşku söz konusu değildir. Artık mücadele
stratejimiz silahlı mücadele stratejisi değil, siyasal
mücadeledir ama bu, nasıl bir siyasal mücadeledir? Kendisine
şiddetle yönelindiğinde, varlığı tümüyle hedeflendiğinde
çözümsüz kalan, teslim olmakla karşı karşıya kalan bir siyasal
mücadele değildir. Yeni mücadele stratejimiz, her olasılık ve
her gelişme karşısında çözüm gücü olabilen bir stratejidir. Her
türlü olasılığı hesaba katan onurlu insanın mücadele
stratejisidir. Siyasal mücadeledir, ama meşru savunma çizgisine
dayanan bir siyasal mücadeledir. Yani esas olarak siyasal
mücadele yürütülecek, karşı güçlerin saldırıları karşısında
imkanların elverdiği kadar, yasaların olduğu alanlarda
anayasal-hukuksal savunma mücadelesi verilecek, kişinin onur ve
haysiyetinin bu temelde korunması esas alınacaktır. Hukukun ve
anayasanın yetmediği yerlerde ise kitlenin örgütlü gücü ile
savunma gerçekleştirilerek hem varlık, hem de onur, haysiyet ve
değerler korunacaktır. Bütün bunların yetmediği yerde ise teslim
olma ve çözümsüz kalma değil, gelişen saldırılar karşısında
demokratik kitlenin kendisini savunabilmesi için silah dahil her
türlü yöntemle kendisini savunması esas alınacaktır. Bu
koşullarda, bu tür yönelimlere maruz kalan bir halkın savunma
mücadelesi yürütmesi meşru ve uluslararası yasalar tarafından
kabul edilmiş bir haktır. Bir kişinin veya topluluğun
haysiyetine, değerlerine, diline, kültürüne, insan olma
gerçeğine yönelik saldırı geliştirildiğinde, buna karşı
savunmaya geçmek, savunma direnişini örgütleyip yürütmek en
kutsal bir görevdir. İşte bizim siyasal mücadele anlayışımızın
dayandığı meşru savunma çizgisi budur. Kürt ulusal hareketi,
şiddetle değil, siyasal mücadele yürüterek sonuç almayı esas
almaktadır. Ancak özellikle de Kürdistan gibi inkar ve imhanın
söz konusu olduğu, Önderliğimiz dahil bütün ulusal
değerlerimizin tehdit ve tehlike altında olduğu bir yerde, bu
tehlikeleri bertaraf etmek ve değerlerimizi korumak için
kendimizi her bakımdan örgütlemeyi esas alan bir perspektifle
örgütlenecek ve mücadele yürütülecektir.
İdeolojik, politik ve felsefi açıdan bu çerçevede
yaklaştığımızda yeni dönem mücadelemizin stratejisi, yani
mücadele stratejisinin en doğru tanımlanması, meşru savunma
stratejisi biçiminde ifadesini bulmaktadır. Buna siyasal
mücadele stratejisi demek de doğrudur ama böyle bir tanımlama
eksik kalan bir tanımlama olacaktır. Daha doğru olanı, mücadele
stratejimiz, meşru savunma çizgisine dayanan siyasal mücadele
stratejisidir biçimindeki tanımlamadır. Diğer bir deyişle veya
kısa tanımı meşru savunma stratejisidir. Meşru savunma
stratejisi bir siyasal mücadeledir. Ama hukukun çiğnendiği,
baskının gelişerek saldırıların imhaya dönüştüğü yerde de
kendini savunma anlayışıdır. Bu çizgide teslim olmak, çözümsüz
kalmak yoktur. Baskının, şiddetin geliştiği ve bunun imhaya
dönüştüğü bir yerde hukuksal temelde insanın en vazgeçilmez
hakkı olan, savunma hakkını geliştirme anlayışını ifade
etmektedir. Yoksa gidip silahla bazı sorunları çözme ve bazı
sonuçlar alma olarak anlaşılmamalıdır. Özgürlük mücadelesi
siyasal-demokratik yöntemlerle mücadelesini yürütecek ve sonuca
gitmeyi esas alacaktır. Ancak kendisine şiddetle yönelindiğinde
de örgütlü güçleriyle bu şiddete karşı meşru savunmayı
geliştirecektir. Bu biçimiyle gelişecek olan siyasal mücadele
stratejisi, teslimiyete tüm kapıları kapatan bir çizgidir.
Teslimiyete tüm kapıları kapatma veya direniş çizgisidir.
Demokratik-ekolojik toplum ve onurlu, ilkeli insan duruşunu esas
alan, hukuksal temele dayalı insani bir direniş çizgisidir.
Mücadelemize karşı geliştirilen saldırılar karşısında, hukuksal
temele dayalı bir biçimde kendimizi savunacak ve cevap
vereceğiz. Değerlerimize yönelik gelişecek imha amaçlı
saldırılar karşısında kendimizi savunmamız, evrensel hukukta da
yeri olan meşru bir haktır. Bu yüzden siyasal mücadelemizin
dayandığı bu çizgiye doğru yaklaşmak önemlidir. Birçok
yoldaşımız halen bu konuda yanlış yaklaşımlar içerisinde
olabilmektedir. Hele hele birçok merkezlerimizde bu eksende bir
kadro bilinçlenmesi, yoğunlaşması yeterince
geliştirilemediğinden, eksik bir kavrama durumu ortaya
çıkmaktadır. Meşru savunma anlayışında yeterince bir kavrayış ve
perspektifin gelişmemesinin ana nedeni budur. Yetersiz
kavramanın kadrolar üzerinde yarattığı önemli etkiler vardır.
Hareketimizin mücadele perspektifi, meşru savunma çizgisine
dayanan bir siyasal mücadeledir. Onurlu, ilkeli bir mücadele
anlayışıdır. Bu mücadele anlayışı, teslimiyetin, ihanetin
dayatıldığı yerde kutsal direniş anlayışını taşıyan ve bu
temelde bütün örgütsel yapılanmasını geliştiren bir kavrayış,
bir perspektife sahiptir. Ulusal-demokratik mücadeleyi yürüten
tüm kadroların bu perspektifler ışığında bilinçlenmemesi veya
yetersiz bir perspektifle pratiğe yönelmesi, beraberinde tek
yönlü yaklaşımları getirmekte ve bu da, mücadeleye birçok açıdan
zarar vermektedir. Bu dönemde siyasal mücadele içerisinde
bulunan arkadaşlarımızın siyasal mücadele perspektifimizi meşru
savunma çizgisine dayalı bir biçimde kavramamaları, salt
kitlelerin örgütlenmesi ve propagandanın geliştirilmesi olarak
anlamaları sonucu, HPG örgütlenmesi ve gerillaya, onun yürüttüğü
faaliyetlere çoğu yerde yeterince anlam verememe duruşu
gelişebilmektedir. Bu arkadaşlarımız, bizzat yürüttükleri
örgütsel faaliyetlerde de meşru savunma çizgisini
öngörmediklerinden, bu durum aynı zamanda yetersiz bir
örgütlenmenin geliştirilmesine de yol açmaktadır.
Bununla birlikte gerilla yapısı içerisindeki birçok arkadaşta
ise; yeterince kavramama, “Biz eskiden çeşitli hatalardan dolayı
yapamadığımızı, şimdi kendimizi daha güçlü eğiterek, donatarak
daha iyi bir şekilde yapacak ve bu şekilde sonuca gideceğiz”
gibi yanılgılı bir yaklaşımın gelişmesine yol açmaktadır. Bu,
tek yönlü bir yaklaşımdır. Ne meşru savunma güçlerine yönelik,
her şeyi ona atfedip mücadelenin tüm merkezinde meşru savunma
güçlerini görme, ne de yürütülmekte olan siyasal mücadeleyi
meşru savunma çizgisinden koparıp onu soyut bir biçimde kendi
başına ele alma tutumu doğrudur. Salt meşru savunmanın örgütlü
güçlerini ele alıp onu her şeyin merkezinde gören yaklaşım bir
sapmaya yol açacağı gibi, bu tarz bir yaklaşım yeniden eskiye
dönme, şiddete, zora dayalı bir mücadele anlayışına kayma
tehlikesini de beraberinde getirmektedir. Bununla birlikte
siyasal mücadeleyi yalın bir biçimde, salt kitlenin
örgütlendirilmesi, bunun propagandası ve demokratik mücadelesi
ile sınırlayan, bunun dışında herhangi bir yaklaşımı öngörmeyen
tutum ise gelişebilecek zorluklar, özellikle karşıt güçlerin
kapsamlı yönelimleri karşısında teslimiyet ve çözümsüzlükten
başka yol bulamayan bir duruma düşecektir. Oysa bizim çizgimiz,
direnişi de esas alan bir siyasal mücadele çizgisidir. Siyasal
mücadele yürütülürken, onun esasında meşru savunma yaklaşımının
yer alması, bu temel perspektifle mücadelenin geliştirilmesi
gerekmektedir. Zaten bu tutum olmadığından, birçok kadromuz
tutuklandığında gereken direnişi göstermemektedir. Çünkü onun
düşünce dağarcığında her türlü duruma karşı kendini koruma,
kendini savunma ve meşru savunma çizgisi anlayışı yeterince
oturmamıştır. Dolayısıyla çözümsüzlüğe, çaresizliğe her zaman
düşebilecek bir düşünce sistemine sahip olabilmektedir. Böyle
bir düşünce sistemine sahip olan bir kişi, büyük bir saldırı
karşısında ya gizlenip çözümsüzlük içinde kalacak ya da teslim
olacaktır. Bu açıdan özgürlük mücadelesinin bütün kadrolarının
siyasal mücadelenin neye dayandığını, meşru savunma
stratejisinin ne anlama geldiğini anlamaları büyük bir önem
taşımaktadır. Meşru savunmayı doğru anlamak, doğru yaklaşımı
geliştirmek, hem gerilla cephesinden, hem de siyasal mücadele
alanında faaliyet yürüten kadrolar cephesinden, ne sağ, ne de
sol, doğru bir kavrayışla mücadele yürütmek ve bu temelde
gelişecek olan örgütlenmelere yön, biçim ve ruh vermek bizi
yenilmez bir güç haline getirecektir. Aksi durumda gelişebilecek
olası farklı yönelimler karşısında çözümsüzlüğe düşen ya da
tersi bir biçimde marjinalleşen gruplar olmaktan
çıkılamayacaktır.
Meşru savunma çizgisini doğru anlamak, 2003 şehitlerini de doğru
anlamak olacaktır. Aynı şekilde 2003 şehitlerini anlamak da,
meşru savunma çizgisini anlamaktır. Meşru savunma çizgisi,
hukuksal ve onurlu bir direniş çizgisidir. Demokratik mücadeleye
tümüyle inanma, kendisini bütün yönleriyle ona katma ama
saldırılar karşısında teslim olmayıp hukuksal temele dayalı bir
meşru savunmayı geliştirme tutumudur. Hareketimizin baştan beri
dayandığı gelenek ve duruş da bu çerçevede gelişmiştir.
“Teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür” sözü bu temelde
tarihe mal edilmiştir. Apocu hareketin özünde demokrasiye,
özgürlüğe, barışa ve insana inanma vardır. İnsanı yüceltme
vardır. İnsanın değer yargılarına yüksek bir saygı vardır.
İnsanın haysiyetiyle, onuruyla oynandığı yerde demokrasiden,
insanlıktan ve özgürlükten bahsedilemez. Bu anlamda siyasal
mücadele anlayışımızın özü, insan haysiyetine sahip çıkmayı
öngören bir mücadele anlayışıdır. Bunun için de, buna meşru
savunma anlayışı ya da meşru savunma stratejisi demekteyiz.
Bu temelde ister yurt içinde, ister yurt dışında nerede olursak
olalım, tutumumuz, demokratik mücadele ekseninde sonuç almayı
esas almak, hukuka dayanmak, hukuk dışılığa karşı çıkmak, bu
temelde özgürlüğe ve adalete dayalı bir sistemi geliştirmektir.
Sadece insanlar arasındaki bir eşitlik, özgürlük ve bu temelde
tüm toplum kesimleri arasında eşitlik ile kadın-erkek
eşitliğinin değil, aynı zamanda insanla doğa ve insanla diğer
canlılar arasındaki uyumun da sağlandığı, demokratik-ekolojik
özgürlüğün olduğu bir toplum eksenindeki paradigmaya dayalı
olarak gelişen bir mücadelenin militanı, her koşul altında
insanın değer yargılarını koruyan, ona bağlı olmayı bilen bir
militan olmak zorundadır. Bunun için Şehit Erdal Yoldaş,
Avrupa’dan gelir gelmez HPG’ye gelmek istemiş, bunu dayatmış ve
onun fedai ruhunu taşımıştır. Çünkü meşru savunma çizgisini
doğru kavrayan herhangi bir kadro, her koşul altında
gerektiğinde siyasetçi, gerektiğinde de asker olmayı bilecektir.
Bu nedenle değerli komutan Erdal Yoldaşımız, iki yılı aşkın bir
zaman yurt dışında kalmış olmasına rağmen, HPG faaliyetlerine
geldiğinde onun tarzı, temposu ve esprisinden hiçbir eksiklik
göstermeden kendisini en kapsamlı bir biçimde HPG faaliyetlerine
katabilmiştir. HPG II. Konferansı’nın Erdal yoldaşı meşru
savunma çizgisinin öncü komutanı olarak kabul etmesi de bu
gerçeğe dayanmaktadır. Hem bir asker, hem bir diplomat ve hem de
bir siyasetçi olması, onun dönem militanı olma halkasını
yakaladığını ve meşru savunma çizgisinin öncü bir komutanı ve
kadrosu olduğunu göstermektedir. Bu nedenle bu değerli
arkadaşımız böyle bir rolü, meşru savunma çizgisinin öncü
komutanı olma onurunu hak eden bir yoldaşımız olarak tarihe
geçmiştir. Eğer meşru savunma stratejisi çerçevesinde bir
kavrayışa sahip olmasaydı, bu yoldaşımız gerektiğinde bir asker,
gerektiğinde bir diplomat ve gerektiğinde de bir siyasetçi olma
tutumunu geliştiremezdi. Bu noktada, Erdal arkadaşın meşru
savunma stratejisi doğrultusundaki kavrayışı yeterli olmuş ve bu
konuda büyük bir kararlılık ve cesaretli yürüyüşü her türlü
çalışmada gösterebilmiştir.
Aynı şekilde Mahirlerin direnişi de vardır. Yüksek bir
kararlılık ve fedai ruh olmasaydı, bu direnişin bu biçimde
geliştirilmesi mümkün olamazdı. Dümdüz bir ovada, kurtuluşun
imkan dahilinde olmadığı bir zeminde 26 saat boyunca direnebilen
fedai komutan Mahir ve beraberindeki yoldaşların direnişinin, bu
kadar fedaice ve yüksek kararlılıkla olmasının ana nedeni meşru
savunma çizgisine sonuna kadar bağlı olmalarıdır. Yine Şevger ve
Berxwedan yoldaşların grubu da çatışmaya girmiş, mevsim
koşullarından ve araziyi tanımamadan dolayı hemen hemen
kurtuluşun imkansız olduğu koşullarda dahi herhangi bir biçimde
teslimiyeti değil, fedaice bir şahadeti tercih etmişlerdir.
Bu yüksek kararlılıkla Karadeniz’e açılan Hüseyin ve Munzur
yoldaşların direnişi de bu temeldedir. Yüksek kararlılık,
cesaret, keskinlik ve Apocu çizgiye sonuna kadar büyük bir inanç
gücü olmasaydı, üç-dört ay içerisinde Kandil’den Ordu’ya kadar
yürümenin ve son noktada fedaice çarpışarak şehit düşmenin kolay
olmayacağı çok açık bir gerçektir. Nemrut yoldaşımız da baştan
beri Özel Kuvvetler örgütlenmesinde yer alan bir fedai
komutandı. Daha önce gittiği görevlerde başarılı olmuş ve
talimat kendisine ulaşır ulaşmaz da derhal temel üs sahasına
başarıyla dönmüş, kendisini Apocu çizgi ve onun fedai ruhuyla
tümüyle donatmış bir yoldaşımızdı. Bütün bu kahraman ve öncü
komuta güçleri, tek yönlü, belli bir şeye kendisini adapte etmiş
yoldaşlar değildi. İdeolojide derinliği olan, siyaseti bilen,
tecrübe sahibi, dönemi kavrayan ve dönemin gereklerince meşru
savunma çizgisinde fedai tarzda bir yürüyüşe sahip olan, yeni
dönemin büyük yaratıcıları ve komutanları olmayı başaran değerli
Apocu militanlar olduklarını pratikleriyle ispatlamışlardır.
2003 yılı boyunca gerçekleşen bütün temaslarda, çatışmalarda
direniş çizgisi esas alınmıştır. Oysa bilindiği gibi Türk
devleti, Pişmanlık Yasası çıkarıp aileleri de devreye koyarak
çeşitli özel savaş yöntemlerini uygulamıştır. Buna karşı meşru
savunma çizgisinde örgütlü güçlerimizden ve Apocu hareketin tüm
çalışanlarından hiç kimse teslim olmadığı gibi, kurtuluşu mümkün
olmayan kuşatmalar altındaki bu değerli yoldaşlarımız da
herhangi bir biçimde teslimiyeti değil, direnişi seçerek
abideleşmişlerdir. Kahramanlıkları bu biçimde tarihe geçmiştir.
2003 direniş halkalarının en çarpıcı özelliği, hiç kimsenin
teslim olmamasıdır. Kuşatıldığı ve artık kurtuluşun mümkün
olmadığı yerde ise fedaileşerek yücelik mertebesine, şehadete
ulaşmayı tercih etmeleridir. Bu husus, önemle dikkat çekilmesi
gereken bir husustur.
2003 yılında 98 şehidimiz vardır. Bu şehitlerimizin 78’i
Kuzey’de ve Türk ordusuyla ön cephede çatışarak şehit düşen
yoldaşlardır. Diğer 20 şehidimiz ise, Güney sahalarında ve
çeşitli afet, kaza vb. olaylarda şehit düşmüş arkadaşlar
olmaktadır. Ama bütün bu yeni dönem şehitlerinin en önemli
özelliği, tereddütsüz bir biçimde direniş çizgisinde tutum
belirlemeleridir. Hem modern gerillanın profesyonelleşmiş
düzeyine ulaşmayı pratikte girdikleri direniş süreciyle, ortaya
çıkardıkları direniş dozajıyla göstermişlerdir ve hem de
mücadeleye sonsuz bağlılıklarını fedaice direnip şahadete
ulaşarak ortaya koymuş ve bu şekilde kahramanca şehit
düşmüşlerdir. Bütün bu yoldaşların kişilik özelliklerini,
meziyetlerini, halka, devrime ve değerlere bağlılık düzeylerini
ve pratikteki yetenek ve becerilerini burada tek tek izah
etmeyeceğiz. Bu başka bir çalışmanın konusu olacaktır. Ama
burada kısaca şunu belirtmekte yarar vardır ki, bütün bu değerli
şehitlerimizin her biri bir destan yaratmıştır ve her biri için
izahat ancak bir romanla olabilecektir. Bütün bu şehitlerin her
birinin bir roman konusu olabilecek düzeyde büyük ve destansı
bir pratiği sergileyerek şehadete ulaşmaları tarihe geçmiş bir
gerçektir. Bu şehitlerimiz, yeni dönemde Apocu ruhun meşru
savunma çizgisindeki tezahürü olarak değerlendirilmelidir.
Hakilerin, Mazlumların, Agitlerin takipçisi olma, onların
takipçiliğini meşru savunma çizgisinde yüksek bir kararlılık ve
ruhla pratikleştirmenin ifadesi olmuşlardır. Bazı kişilerin
şurada burada yaşam arayışı içerisinde olduğu bir dönemde, Sema
Yoldaş’ın (Fatma Sağlamgöz) ortaya koymuş olduğu eylem de Apocu
ruhun Avrupa cephesinden yükselişi olmuş, çok anlamlı mesajlar
vermiştir.
Bir bütün olarak 2003 yılı şehitleri şunu bir kez daha bize
kavratmıştır; yeni koşullarda Apocu ruhun meşru savunma çizgisi
temelinde fedaileşmesi daha da gelişmektedir.
Demokratik-ekolojik toplum paradigmasına dayanan yeni mücadele
perspektifi ekseninde halkların kardeşliği, birliğine dayalı
olarak barış içerisinde birarada yaşama mücadelesi, Apocu ruhla
donanarak ve fedai kişiliğiyle kaynaşarak zafere ulaşacaktır.
Demokratik uygarlık mücadelesi, KONGRA-GEL şahsında
kitleselleşerek demokrasi ve özgürlük çizgisinde büyük bir ruh,
inanç ve kararlılıkla sonuca gitmeyi mutlaka başaracaktır. Her
şeyden önce Apocu hareket bir ruh hareketidir ve nasıl bir ruh
hareketi olduğunu 2003 yılı şehitleri pratikleriyle bir kez daha
ispatlamışlardır. Apocu fedai ruh temelinde çağdaş, demokratik,
uygar yöntemlerle mücadeleyi geliştirecek olan bu hareket,
insanlık onurunu her zaman koruyan, yükselten ve çağdaş
insanlığı yaratma mücadelesinde her türlü engeli aşan, engel
tanımayan bir mücadele anlayışıyla sonuç almayı bilecektir.
Nasıl ki, ilk şehidimiz Haki Karer Yoldaşın şahadeti
partileşmeye yol açmışsa, yine nasıl ki büyük komutan Agit
Yoldaşın şahadeti ordulaşmaya yol açarak diriliş mücadelesinin
zemini olmuşsa, meşru savunma dönemindeki bu değerli ve kahraman
şehitlerimiz de, meşru savunma stratejisinde halkımızın siyasal
ordulaşmasının, demokratik-ekolojik toplum ekseninde büyük bir
siyasallaşmanın, örgütlenmenin ve meşru savunma ordusunun
gelişmesinin zemini ve temel güç kaynağı olacaklardır. Bu
anlamda Kuzey’e yürüyüş, mücadelemizin bu tarihi döneminde büyük
bir anlam ifade etmektedir. Siyasal-demokratik mücadelenin
zeminini koruma ve demokrasiyi geliştirme gücü olarak rantçı,
çeteci, savaş çığırtkanlığını kendisine bir yaşam ve menfaat
sağlama yolu olarak gören rejim içerisindeki oligarşik güçlerin
planlarını boşa çıkaracaktır. Böylece Kürdistan ve Türkiye’de
demokratik mücadelenin gelişmesinin teminatı olma bakımından
Kuzey’e yürüyüşün ve Kuzey’deki meşru savunma temelindeki
mevzilenmenin tarihsel bir önemi vardır. Hem Türkiye’deki
demokrasi hareketinin gelişimi açısından, hem de başta Güney
olmak üzere tüm Kürdistan’da Kürt sorununun demokratik çözümü
açısından önemli bir mevzilenme düzeyini ifade etmektedir.
Böylece yeniden mevzilenme ve demokratik mücadelenin teminatı ve
motor gücü olma temelinde meşru savunma güçlerinin daha etkili
bir rol oynaması imkan dahiline girmiştir.
Bu yeni dönemin büyük şehitleri, meşru savunma çizgisinin
teminatı, güçlü inancı ve kararlılığı olmayı başarmışlardır. Bu
şehitlerimizin göstermiş olduğu yolda, yeni çizgi temelindeki
mücadelenin yolu da netleşmiştir. Demokratik örgütlenme ve
demokrasi hareketinin ulusal-toplumsal boyutta gelişmesinin;
özgürlüğün, barış ve kardeşlik çizgisinin, eşit ve özgür birlik
çözümünün temeli güçlü bir biçimde atılmıştır. Her hareketin ve
her yeni dönem planlamasının gelişmesi, güçlü bir inanca ve
kararlılığa dayanmadan başarıya ulaşması mümkün değildir. Ancak
güçlü bir inanç ve kararlılığa dayanan dönemsel planlamalar
pratikte hayat bulabilecektir. 2003 yılı şehitlerinin
mücadelemiz için yarattığı, meşru savunma çizgisinde büyük bir
kararlılık duruşu olmuştur. Bu inanç ve kararlılığa dayanarak
hareketimizin güç alması, bu temel üzerinde büyük bir büyümeyi
yaşaması, mevzilenmeyi geliştirmesi ve böylece geleceği kesin
kazanması artık imkan dahiline girmiştir. Bu değerli
şehitlerimizin kararlılıkları, direnişleri, büyük fedakarlık ve
fedai ruhlarıyla yarattıkları bu zemin üzerinde yürümek artık
daha da kolaylaşmıştır. Bu zemine dayanarak bu değerli dönem
şehitlerini yaşatmak, onların büyük bir inanç ve kararlılıkla
yürüdükleri, gözünü kırpmadan uğruna şehadete ulaştıkları
çizgiyi yaşama geçirmek boynumuzun borcu ve temel dönemsel
görevimiz olarak önümüzde durmaktadır. Bu değerli şehitlerin
bizlere verdikleri talimat, meşru savunma çizgisi temelinde
Önderlik çizgisinin yılmaz bir savunucusu ve uygulayıcısı
olmaktır. Bu şehitlerin anılarını yaşatmanın yolu da, meşru
savunma stratejisinde en kapsamlı bir biçimde ve yüksek bir
kararlılıkla örgütlenmek ve zaferi kazanmaktır. Halkımızın
siyasal-demokratik mücadelesinin dayandığı meşru savunma
çizgisini bu biçimde anlamak ve bu çizginin sağlam, dürüst ve
kararlı bir uygulayıcısı olmakla şehitlerin anısını yaşatabilir
ve onların yüce amaçlarına, kişiliklerine layık olabiliriz.
Bu şehitlerin yarattığı zemine dayanarak yeni dönem görevlerini
omuzlamak her militanın en temel görevidir. Özellikle de 2004
yılının bir kader yılı olacağı gerçeğinden hareketle, 2004
yılının en büyük hazırlığı olan ve şehitlerin kanıyla ortaya
çıkmış bu düzeyi temel dayanak yaparak bu yılın kazanılması için
her türlü fedakarlığı pratikte sergilemek ve kahraman şehitlerin
iyi birer izleyicisi olmak, böylece Başkan Apo’nun yeni dönem
paradigmasının iyi bir militanı olmayı başarmakla şehitlere
gereken karşılığı verebiliriz. 2003 yılı şehitlerinin bize
verdiği mesaja doğru karşılık vermek ancak onların yarattığı
zemin ve ruha dayanarak 2004 yılının kazanılması ile mümkün
olacak ve böylece 2003 yılının kahraman şehitleri mücadelemizde
yaşayarak tarihsel rollerini oynayacaklardır.
Bu temelde Önderliğimizin ve şehitlerimizin çizgisinde 2004
yılının bir kazanma yılına dönüşeceği inancıyla, şehitleri
ölümsüzleştireceğimizin sözünü bir kez daha yenileyerek diyoruz
ki,
ŞEHİT NAMIRIN !
ŞEHİT NAMIRIN !
HPG ANAKARARGAH KOMUTANLIĞI